Issız bir hayata düşsem kanıma alacağım üç şey nikotin, alkol, bir de aspirin olurdu. İlk ikisiyle kanımı zehirledikten sonra, sonuncusuyla da çok katı olan bu yalnızlığı sulandırmaya çalışırdım. Yalnızlık deyince kendimden, senden ya da ondan bahsetmiyorum, daha çok toplumsal yalnızlık ve sınıfsal başı boşluk belki de örgütselsiz dokümansızlık… Başa dönünce; yine en başa, yani “Eee, şimdi neyi tüketiyoruz?”a gelince sıra, sıra bir türlü bize gelmiyor. Bu otobüsün yolcuları neden hep ayrı duraklarda iniyor ve neden hep tek başlarına mücadele ediyorlar, tanımadıkları şehirlerdeki canavarlarla? Canavar dediysem tamamen medyasünasyon, yok gerçekte öyle bir şey ama öyle bir anlatılıyor ki, “şey”ler oluyor “kocaman bir şey”. Şeyin ney olduğunu bilen yok ama önden eşek çekiyor işte ne yapsın deve!
Ne diyordum… Bir gün yine böyle kazıyorken kazı kazandan çıkacak umudu, aslında kazıdığımın ruhumuzun üzerindeki deri olduğunu fark ettim. Gerçi fark etmez ve derimiz beş para etmez elinde sihirli değneği bulundurana ama bilsen ki, ne sihir ne keramet el çabukluğu marifet… Bir propaganda da görmüştüm kitlelerin yavşaklığını, dinleyenlerden çoktu alkışlayan… Sağır Sultan’ın aslında körmüş gözü, Kel Oğlan’ın çokmuş saçı, Nasreddin mi, aman canım ne hocası! Kimisi bazen “İnanıyor musun?” diye soruyor, “Hayır!” diyorum, hemen kızıyor, “Hayır inanmıyorum, biliyorum!” diyorum, “Ne diyorsun sen yahu?” diyor. Ben ne dediğimi biliyor muyum? Bilmiyor muyum? Sen biliyor musun?
Continue







