Posted by Onur ALMIŞLAR in Genel
Bu aralar kendimi fortoğrafa verdim; her gün en az 3 fotoğraf çekiyorum, hoşuma da gidiyor hani. Tek korkum bu işte profesyonel olmaya çalışmak ya da profesyonel olma hayalleri kurmak. Neden dersen, ara sıra yetenekli olduğum bazı alanlarda tozpembe hayaller kurup olmayınca da hüsrana uğramam. Korkum bu yani… Bundan sonra hayal yok sadece zevk almak var. Mesela biraz müzik aleti çalmak, biraz karikatür çizmek, biraz fotoğraf çekmek, biraz öykü yazmak, biraz eleştirmek vs. Hepsi sadece zevk için. Maymun iştahlı mıyım nedir bilmiyorum.
Bu arada hazır yoğurt, ayran, peynir, ekmeğe sürülen çikolata ve benzerlerini tüketmekten vazgeçtim. Bugün peynir ve süt işiyle uğraşan birisiyle konuşunca bu kararı aldım. Anlattığına göre Kars kaşarı dışındaki tüm kaşarlarda ne ararsan varmış; bozuk ürünler, iadeler vesaire. Ayranlara don yağı koyuyorlarmış mesela, “Damar tıkanıklığı yapıyor” dedi konuştuğum kişi. Peynirlerde 612 diye eritme tuzu kullanılıyormuş falan. Ne zararlı şeyler yiyoruz biz yahu. Sigara ve kolayla ilgili bir şey demedi, o nedenle sigaraya ve kolaya devam. Bir de aşırı hızla ilgili bir şey demedi ona da devam. Biraz siyaset de yaparım ara sıra.
Ya, aslında hayat o kadar da takılacak bir şey değil bence. Başlangıcı olup sonu olan şey nasıl güzel olsun! Saçma geliyor bazen her şey… Bir de bu ateistler geldi aklıma şimdi. Bence dinlere en büyük katkıyı onlar yapıyorlar. Geçen bir arkadaş “Cuma’ya gelmiyor musun?” dedi, “Dinlerle ilgilenmiyorum” dedim, “Oğlum ateist misin lan?” dedi, “Dinlerle ilgilenmiyorum” dedim. Bu senaryo konuşmadan çıkarılması gereken ana fikir şu; ateistler kadar dinle ilgilenen yok.
Geçen gün bir haber sitesinde Beyaz’ın kertenkele ırkına sahip olduğuyla ilgili bir haber ve bu haberle ilgili bir video vardı. Bazı ünlülerin gözlerini gösteriyorlar videoda, gözleri ince çizgi halinde görünüyor bazı karelerde (timsah gözü gibi). Bu işlerle uğraşan buna inan insanlar da var işte. İlluminati olayı gibi sanırım bu da; hem gizli, hem de biliniyor herkes tarafından. Neyse, daha önce yazdım bu konuda zaten.
Şimdilik bu kadar; yazarım ara sıra yine. O kadar para veriyoruz hostinge, domaine bari boş durmasın blog. Bol şans…
Posted by Onur ALMIŞLAR in Medya / Reklam, Mizah
Posted by Onur ALMIŞLAR in Medya / Reklam, Mizah, Pazarlama, Yaşam
7 Mart Perşembe tarihli Uykusuz Dergi’den Cihan Ceylan’ın karikatürü. Hani o reklamlarda gösterilen mutlu, rahat ve keyifli emekliler var ya, işte onlar yalan. Ben şimdi sayfalar döktürsem bu karikatür gibi anlatamam; bir avuç yerde, beş parça yazı ve çizimle. Yalan lan işte! O reklamlardakiler emekliliği gelmiş ama emekli olmayan holding sahipleri gibiler. Sokaklarda, yani çoğunluğun gezdiği sokaklarda, banka kuyruklarında hiç holding yöneticisi kılıklı emekli görmedim ben. Ulan, bu insancıklar çalışırken balığa, pikniğe gidemiyorlar öyle tiril tiril kıyafetlerle, emekli olunca nasıl gidecekler?
Kısacası reklamlar bize yalan hayatları satıyorlar. Yalan! Yalan aga, yalan işte!
Posted by Onur ALMIŞLAR in Genel
Geçen akşam iş çıkışı arkadaşlarla buluştuk, şöyle bir iki tek atalım da kafamız yerine gelsin dedik. Ulan biz çok film seyrediyormuşuz yahu! Filmlerde hep böyle iki üç arkadaş iş çıkışı publara gider eğlenirdi; tüm şehri dolaştık ama iki muhabbetin belini kırarken tek atabileceğimiz hiçbir yer bulamadık. Hatta bir ara Cengiz çok sinirlenip “Anneee çoraplarımı gördün mü?” diye bağırdı şehrin ortasında, herkes dönüp bize baktı ama Cengiz hiç utanmadan devam etti “Ne olacaktı ya? Ne bakıyorsunuz? Nereye sakladınız lan pubları, meyhaneleri, birhaneleri! Nerede lan özgürlüğümüz!” dedi. Sonra tekbir sesleriyle üzerimize koşan birkaç yüz bin kişi gördük ve hepimiz dağıldık. Hatta Cengiz dağılmadan önce “Arkadaşlar dağılalım, dağılırsak ağzımızı burnumuzu dağıtmaları daha zor olur!” dedi, biz de “Ulan Cengiz! Ulan Cengiz! Akşam akşam karıştırdın ortalığı, dağılmasak adamlar bizi dağıtacaklar zaten! Oğlum var ya senin taaa..” diyerek dağıldık. Tamam, kız, öfkelen, söylen falan da, lan man nedir be oğlum! Ben hiç arkama bakmadan arka sokaklardan koşa koşa eve gittim. Cengiz ve diğerlerine ne oldu bilmiyorum. Bir şey olduysa da akşam haberlerinden ya da sabah gazetelerinin üçüncü sayfalarından öğrenirim herhalde. Neyse, ben ucuz atlattım.
Nihayet eve geldim. Abovvvvv! Arka sokaklarda kaçarken saatin nasıl geçtiğini anlamamışım. Kapıyı açıp içeriye girdim, kapının arkasında duran bir koli vardı, ceketimi onun üzerine attım, “Hayatım ben geldim!” dedim ama ses çıkmadı hayatımdan. Hemen salona baktım, hanım koltukta uyumuş kalmış, küçük hayatım ise cin gibi; annesini uyutmuş dört dolanıyor evin içinde, beni görünce “Hadi bana bir masal anlat baba!” dedi, ben de “Tamam!” dedim. Kızımı alıp odasına götürdüm, yatağına yatırdım, masal kitaplarına şöyle bir göz atayım dedim hangisini anlatsam diye, o sırada kızım “Baba bugün evimize bazı amcalar geldiler kitaplarımı aldılar!” dedi. Ben de “Ana! Ne amcaları kızım? Kimmiş o amcalar?” dedim, kızım da“Bilmiyom ben anneme sor” dedi. Büyük bir merakla salona tekrar geri döndüm, usulca hayatımın yanında diz çöktüm, önce anlından öptüm, sonra “Bebeğim!” dedim “Uyan, ben geldim”. Hayatım yavaşça gözlerini açtı, boynuma sarıldı, “Hoş geldin aşkım!” dedi. Hemen konuya girdim “Ya kim geldi bugün? Minik diyor ki bazı amcalar geldi kitaplarımı aldı falan? Ne iş bebeğim!”, hayatım da “Ya, bilmiyorum aşkım, çocuklara ahlaki gelecek birimi miymiş neymiş, kaymakamlıktan göndermişler” dedi. Önce dudaklarımı büzdüm sonra da “Vay anasını, öyle bir birim mi varmış lan!” diye mırıldandım sessizce; içimden söverek saçmalıklara, hayatımızdaki.. Sonra tekrar sordum hayatıma “Tamam da neden kitaplarımızı aldılar? Çocuğa ne okuyacağız şimdi?” dedim. Hayatım da “Bilmiyorum bebeğim, çocuğun kitaplarını aldılar, yerine bir koli kitap verdiler, kapının arkasında işte!” dedi, yarım kalan uykusuna dönmek istercesine. O’nu yarım kalan uykusuna bırakıp kapının arkasındaki koliye bakmaya gittim. Demek eve girişte ceketimi bıraktığım koli oymuş. Koliyi kaldırmaya çalıştım, epey ağırdı. Kolinin ağırlığı beni biraz mutlu etti, “Oooo! Baya kitap var, oh boş ver, ne güzel işte bedavaya yeni kitaplar” diye düşündüm koliyi kaldırıp salona götürürken. Koliyi açıp kitaplara bakmak istedim. Baktım kolide koli bandı var, elimle açamayacağım gidip mutfaktan bıçak alayım diye düşündüm ama onun yerine gidip çalışma masamdan kalem alsam daha mı iyi olur dedim kendime, sonra cebimdeki anahtarla açayım en iyisi deyiverdim. Anahtarla koli bandını parçaladım ve koliyi açtım. Kitapların en üstünde bir telefon vardı. Matrix gibi lan!
Continue
Posted by Onur ALMIŞLAR in Hikaye
Oldum olası beceremem şu ev işlerini: musluk tamiri, lavabo tıkanıklığı, patlayan ampül, bilmem ne falan. Beceriksiz bir adamım, ne yapayım! Eşim çok kızıyor bana ama ne yapabilirim ki? Ben buyum! Beni hep başkalarının eşleriyle karşılaştırıyor “Bak şunun kocasının her iş geliyor elinden, sen de bir bok beceremiyorsun!” diyor. Ben de “Şunun kocası her akşam kahvede, hafta sonları kumarda, içip sıçıyor her gece ama ben hep senin yanındayım!” deyince susuyor. Neyse… Çamaşır makinesinin hortumunun bağlı olduğu çeşme mi ne, işte orası bozulmuş, “Napcezz?” diye sorunca “Kömürlükten İngiliz anahtarını al gel de ben bir bakayım” dedi. Ben de “Heh, bak işte o işi yapabilirim” diyerek kömürlüğe doğru hareket ettim hemen; arkamdan gelen “Aman ne büyük iş!” cümlesinin rüzgarıyla. Kömürlükler en alt katta, neyse ki asansör vardı da çok yorulmadım. Bazen kendimi koala gibi hissediyorum ve bence bu güzel bir his…
Asansör büyük ve ilginç bir icat. Kapıda “Kabini görmeden girmeyiniz” yazıyor mesela. Ben hep o yazıyı “Kabiri görmeden girmeyiniz” diye okuyorum. Acaba n harfini r harfiyle değiştirsem mi? ne komiğim lan! Bir de kapıyı her açtığımda içeride birisi varmış gibi geliyor; hayatımdaki en adrenalinli an. Bir de “Ne yemeği var?” diye sorarken çok adrenalin salgılıyor vücudum. Asansörün önüne gelince Javs filmi müziği eşliğinde açtım kapıyı yavaşça, baktım, boş asansör. Kabini görünce girdim içeriye. Beşinci kattayım ben, bastım zemin butonuna başladım yavaş yavaş inmeye. İkinci katta durdu asansör. Kapı açıldı, kafasında NY yazılı bir şapka, adana şalvarı gibi bir pantolon, beyaz spor ayakkabılar ve garip tavırlarla süslü bir çocuk girdi içeriye. Önce şöyle bir tipine baktım, sonra kendi tipime baktım. Rapçilik güzel olabilir, en azından giyinmesi. Çok rahat lan… Dedim ki “Nasıl rahat mı bu bol pantelon falan?”, demez olaydım! Önce böyle “Cubsk çıkı buf çubsçıkı çıkı” diye sesler gelmeye başladı çocuktan. Sesle birlikte tükürükler de geldi suratıma ama o anın şaşkınlığından fark edemedim, şimdi fark ettim. Sesin ve tükürüğün ardından çocuk başladı söylemeye:
“Yargılıyorsun beni bol pantolonumla, beynindeki boşluklardan bol değil, sanma cahilim gördüğüne inanma, görmezden gelip geçerken yanından, fark etmediğin benliğine dokundum, sustun, korktun, bana dokundun, dokununca şapa oturdun,şapkamı tuttun, kendini unuttun, tamam otur, tamam sus, gördüğün bir düş ama ben kabusunum, şimdi çekil önümden, doğdum sokakta döndüm ölümden, ayrılma yanımdan, korkun varsa yarından, kal benimle ama sus!”
Dudaklarımı öne doğru uzatıp gözlerimi çocuğa doğru patlattıktan sonra “Vay mınake!” diyerek içimden, sustum. Korktum açıkçası. Oturtuyo, korkutuyo, tükürüyo… Daracık asansördeyiz, şimdi bir şey desem kavga mavga çıkar, sustum hakkaten. Bir süre birlikte sustuk; gerçi ben ezik bir susuş yaşadım, o ise sallana sallana sustu. Çok rahat susuyordu çocuk. Bir süre sonra; nedendir bilmiyorum, o anın heyecanından herhalde, “Öhöm!” diyerek öksürdüm, sonra da kısık ve titrek bir sesle “İ..İngilis anahtarı almaya gidiyorum ben” dedim. Demez olaydım! Çocuk başladı yine:
“Cubuks cub çukubusk cubu cubu… adamım duymadım seni, bilmezsin sen nefretimi, anahtarı bile olsa sevmem ingilizi, daldan dala dolaşırım, havada it gibi dalaşırım, ben geldim haydan ezelden, ebede hür giderim, hür yaşarım, çok savaşırım, ensene yapışırım, anlını karışlarım, kalbini avuçlarım, ooo yeaaah!”
Sustum… Asansör zemin kata geldi, önce çocuk indi asansörden, arkadan ben inecektim ki, çocuk aniden geriye döndü, sağ elini yumruk yaptı;çok korktum beni dövecek diye! Sonra yumruğunu göğsünün üzerine götürüp iki kez vurdu göğsüne, sonra eliyle zafer işareti yapıp işaretleri gözüme dik şekilde uzatarak “Kendine iyi bak adamım!” dedi. Ben de aynı işareti yapmaya çalışırken “Ta..Tabi, olur!” dedim. İşareti yapayım derken nah yapabildim, neyse ki çocuk arkasını dönmüştü, görmedi. Bugün şanslı günümdeyim sanırım. Hemen koşa koşa kömürlüğe gittim, İngiliz anahtarını aldım ve asansöre geri döndüm. Bizim katın numarasına bastım ve yukarıya çıkmaya başladım. Çıkarken asansörün aynasından kendime baktım; elimdeki İngiliz anahtarı bana çok yakışmıştı ve bana inanılmaz bir güven vermişti. Aynaya bakıp, İngiliz anahtarını havaya kaldırdım, “Oww yeaa!”, “Alayınızın mına korum lan!” falan dedim. Birden bana baya büyük bir güven geldi. Evin kapısını çaldım, eşimin kapıyı açmasını beklerken kendime güçlü bir erkek pozu verdim: nefesimi ciğerlerime çektim, omuzlarımı havaya kaldırdım, kaşlarımı da kaldırdım ama ben sadece birisini kaldırabiliyorum onu kaldırdım, İngiliz anahtarını da kapıyı açanın kafasına vuracak şekilde tuttum. Eşim kapıyı açınca tam söze girecektim ki, “Nerdesin iki saattir yaaa! Bir sürü işim var ver şunu, salak!” demesiyle balon gibi söndüm “Ge..Geldim işte hayatım!” diyerek içeriye girdim. Sessizce rapçi çocuğu düşündüm. Acaba el hareketi yaptığımı görmüş müydü? Offf! Artık asansöre de binemem ben!