Aralık 2012

Blog Post

Rapçi çocuk ve İngiliz anahtarı

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

Oldum olası beceremem şu ev işlerini: musluk tamiri, lavabo tıkanıklığı, patlayan ampül, bilmem ne falan. Beceriksiz bir adamım, ne yapayım! Eşim çok kızıyor bana ama ne yapabilirim ki? Ben buyum! Beni hep başkalarının eşleriyle karşılaştırıyor “Bak şunun kocasının her iş geliyor elinden, sen de bir bok beceremiyorsun!” diyor. Ben de “Şunun kocası her akşam kahvede, hafta sonları kumarda, içip sıçıyor her gece ama ben hep senin yanındayım!” deyince susuyor. Neyse! Çamaşır makinesinin hortumunun bağlı olduğu çeşme mi ne, işte orası bozulmuş, “Napcezz?” diye sorunca “Kömürlükten İngiliz anahtarını al gel de ben bir bakayım” dedi. Ben de “Heh, bak işte o işi yapabilirim” diyerek kömürlüğe doğru hareket ettim hemen; arkamdan gelen “Aman ne büyük iş!” cümlesinin rüzgarıyla. Kömürlükler en alt katta, neyse ki asansör vardı da çok yorulmadım. Bazen kendimi koala gibi hissediyorum ve bence bu güzel bir his.

Asansör büyük ve ilginç bir icat. Kapıda “Kabini görmeden girmeyiniz” yazıyor mesela. Ben hep o yazıyı “Kabiri görmeden girmeyiniz” diye okuyorum. Acaba n harfini r harfiyle değiştirsem mi? Bir de kapıyı her açtığımda içeride birisi varmış gibi geliyor; hayatımdaki en adrenalinli an. Bir de “Ne yemeği var?” diye sorarken çok adrenalin salgılıyor vücudum. Asansörün önüne gelince Javs filmi müziği eşliğinde açtım kapıyı yavaşça, baktım, boş asansör. Kabini görünce girdim içeriye. Beşinci kattayım ben, bastım zemin butonuna başladım yavaş yavaş inmeye. İkinci katta durdu asansör. Kapı açıldı, kafasında NY yazılı bir şapka, adana şalvarı gibi bir pantolon, beyaz spor ayakkabılar ve garip tavırlarla süslü bir çocuk girdi içeriye. Önce şöyle bir tipine baktım, sonra kendi tipime baktım. Rapçilik güzel olabilir, en azından giyinmesi. Çok rahat lan? Dedim ki “Nasıl rahat mı bu bol pantelon falan?”, demez olaydım! Önce böyle “Cubsk çıkı buf çubsçıkı çıkı” diye sesler gelmeye başladı çocuktan. Sesle birlikte tükürükler de geldi suratıma ama o anın şaşkınlığından fark edemedim, şimdi fark ettim. Sesin ve tükürüğün ardından çocuk başladı söylemeye:

Yargılıyorsun beni bol pantolonumla, beynindeki boşluklardan bol değil, sanma cahilim gördüğüne inanma, görmezden gelip geçerken yanından, fark etmediğin benliğine dokundum, sustun, korktun, bana dokundun, dokununca şapa oturdun,şapkamı tuttun, kendini unuttun, tamam otur, tamam sus, gördüğün bir düş ama ben kabusunum, şimdi çekil önümden, doğdum sokakta döndüm ölümden, ayrılma yanımdan, korkun varsa yarından, kal benimle ama sus!

Dudaklarımı öne doğru uzatıp gözlerimi çocuğa doğru patlattıktan sonra “Vay mınake!” diyerek içimden, sustum. Korktum açıkçası. Oturtuyo, korkutuyo, tükürüyo! Daracık asansördeyiz, şimdi bir şey desem kavga mavga çıkar, sustum hakikatten. Bir süre birlikte sustuk; gerçi ben ezik bir susuş yaşadım, o ise sallana sallana sustu. Çok rahat susuyordu çocuk. Bir süre sonra; nedendir bilmiyorum, o anın heyecanından herhalde,  “Öhöm!” diyerek öksürdüm, sonra da kısık ve titrek bir sesle “İ..İngilis anahtarı almaya gidiyorum ben” dedim. Demez olaydım! Çocuk başladı yine:

Cubuks cub çukubusk cubu cubu… Adamım duymadım seni, bilmezsin sen nefretimi, anahtarı bile olsa sevmem ingilizi, daldan dala dolaşırım, havada it gibi dalaşırım, ben geldim haydan ezelden, ebede hür giderim, hür yaşarım, çok savaşırım, ensene yapışırım, anlını karışlarım, kalbini avuçlarım, ooo yeaaah!

Sustum! Asansör zemin kata geldi, önce çocuk indi asansörden, arkadan ben inecektim ki, çocuk aniden geriye döndü, sağ elini yumruk yaptı;çok korktum beni dövecek diye! Sonra yumruğunu göğsünün üzerine götürüp iki kez vurdu göğsüne, sonra eliyle zafer işareti yapıp işaretleri gözüme dik şekilde uzatarak “Kendine iyi bak adamım!” dedi. Ben de aynı işareti yapmaya çalışırken “Ta..Tabi, olur!” dedim. İşareti yapayım derken nah yapabildim, neyse ki çocuk arkasını dönmüştü, görmedi. Bugün şanslı günümdeyim sanırım. Hemen koşa koşa kömürlüğe gittim, İngiliz anahtarını aldım ve asansöre geri döndüm. Bizim katın numarasına bastım ve yukarıya çıkmaya başladım. Çıkarken asansörün aynasından kendime baktım; elimdeki İngiliz anahtarı bana çok yakışmıştı ve bana inanılmaz bir güven vermişti. Aynaya bakıp, İngiliz anahtarını havaya kaldırdım, “Oww yeaa!” Alayınızın mına korum lan!” falan dedim. Birden bana baya büyük bir güven geldi. Evin kapısını çaldım, eşimin kapıyı açmasını beklerken kendime güçlü bir erkek pozu verdim: nefesimi ciğerlerime çektim, omuzlarımı havaya kaldırdım, kaşlarımı da kaldırdım ama ben sadece birisini kaldırabiliyorum onu kaldırdım, İngiliz anahtarını da kapıyı açanın kafasına vuracak şekilde tuttum. Eşim kapıyı açınca tam söze girecektim ki, “Nerdesin iki saattir yaaa! Bir sürü işim var ver şunu, salak!” demesiyle balon gibi söndüm “Ge..Geldim işte hayatım!” diyerek içeriye girdim. Sessizce rapçi çocuğu düşündüm. Acaba el hareketi yaptığımı görmüş müydü? Offf! Artık asansöre de binemem ben!

Blog Post

Ayin

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

Yetişkin insanlar evin salonunda toplanmışlardı. Herkes üçerli ve ikişerli gruplar oluşturmuş; kimisi dizilerden, kimisi maçlardan bahsediyordu, siyasetle ilgilenenler de vardı; niyeyse! Çaylar bardaklarda, çerezler tabaklarda, kah kahkahalar, kah bağırışlar arasında ilerleyen gecenin herkes için iyi geçtiği söylenebilirdi, biri hariç!

Evin hanımı “Evet, çayı biten var mı?” şeklindeki soruyu güler yüzle sorduktan sonra, salondaki insanlardan bazıları “Füüüüüüp! Hımmm! Evet lütfen!“, bazıları ise “Yok yahu bugün işyerinde çok içtik zaten!” şeklinde yetişkinsel isteklerini çayla ilgili duygu ve düşüncelerini belirtiler. Evin hanımı mutfağa doğru ilerlerken, salondaki kahkaha ve konuşma sesleri mutfağın kapısından dışarıya yayılıp gitti; tıpkı, misafirlerden birisinin mutfak masasının yanındaki sandalyede otururken içtiği sigaranın dumanı gibi; ne de pis kokuyordu şu zıkkım!

Evin hanımı çayları tazeleyip salona geri döndüğünde, salondaki insanlardan birisi “Yahu sizin çocuk nerede?” diye sordu. Birden herkes sustu! O ana kadar salonu dolduran gürültü kirliliği yerini ünlem işaretlerinin hijyenine bıraktı. Evin hanımı evin beyine, evin beyi önce evin hanımına, sonra salondaki misafirlere, sonra sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa baktıktan sonra karş… Yok yok o kamu spotuydu yahu! Evin beyi sağa sola baktıktan sonra koltukların arkalarına, halı altlarına baktı ve “Harbiden nerede?” diye soruya soruyla karşılık verdi; hiç bir şeyden haberi olmayan ve genellikle kontrolü hanımına bırakmış sıradan ve göbekli bir ev erkeğinin yaptığı gibi. Salon da bir anda karıştı! Hayır hayır, cümle düşük değil, sadece salondaki çayların sesiydi o, misafirler hep birlikte çaylarını karıştırdılar, bir anda olunca öyle oldu yani, o yüzden “salon da karıştı” dendi o cümlede aslında. Kimse endişelenmemişti evin hanımından başka çünkü kimsenin pek umurunda değildi evin çocuğu! Misafirler mesela, mikine bile takmadılar, evin erkeği desen tasalanmadı bile çünkü çocuktu en nihayetinde ve gidecek yoktu başka yeri. Ya odasındaydı ya da odalardan birisinde uyuyup kalmıştı. “Seni sorumsuz seni!” dedi yazar içinden evin adamına ve hikâye devam etti.

Evin hanımı salondan ayrıldı ve bir süre sonra yüzünde gülücüklerle geri döndü salona. Sanki dünyadaki tek güzel an o anmışçasına gülümsüyordu. Salondaki yetişkinlere kısık bir sesle seslendi “Gelin gelin Allah aşkına bir bakın şuna!” Salondaki yetişkinler hep birlikte geldiler. E evin hanımı gelin demişti ya, o nedenle işte. Önde evin hanımı arkada yetişkinler sürüsü ağır adımlarla ilerlediler çocuk odasına. Evin hanımı hafifçe araladı kapıyı ve yetişkinler Dalton Kardeşler gibisinden kafalarının birazını çıkarıp baktılar odadan içeriye. Evin çocuğu yatağına oturmuş, sırtına duvara vermiş, dizlerinin üzerine bir yastık koymuş, ellerini birleştirmiş ve anlamsız çocuk şarkıları söylüyor, anaokulundaki arkadaşlarıyla konuşuyor gibi yapıyordu. Yetişkinler bu duruma karşı gerzek yetişkin gülüşüyle tepki verdiler. Ama içlerinden birisi “Yahu bu çocuk normal değil!” diyerek böldü gülüşleri. “Bu çocuğun içine cin girmiş!” diyerek kapıda dizilmiş yetişkinlerin tüylerini diken diken etti! Tüyleri diken diken olan yetişkinlerden birisi dikenciyi desteklercesine lafa girdi “Evet evet! Ben bir filmde görmüştüm, gerçi orada şeytan giriyordu çocuğun içine Amerikan filmiydi o, ama bizim buraların cini meşhurdur, olabilir, cin girmesi bu!” dedi. Diğer bir yetişkin lafa girmeye devam etti “Kesinlikle! Bu çocuk ayin yapıyor! Aman Allah?ım!” dedi. Bir önce lafa giren yetişkin “İşte bak mesela o filmde de Aman Tanrım! Diye tepki veriyorlardı” dedi anlamsızcasına ne saçmacasına, aman be! Yetişkinler topluca salona doğru kaçıştılar, onlar salona giderlerken diken diken tüyleri de onları takip etti. Hepsi salonda birbirlerine bakarak olayı değerlendirirlerken, birden evin kapısı çaldı!

Bırrrr! Herkes çok korkmuştu bu kapı çalmasına ve tüyleri diken diken diken oldu. Yani o sırada birisi “Böööö!” diye bağırsa altlarına sıçmayacaklarını kimse garanti edemezdi. Evin hanımı kapıya doğru gitti, kapının üzerindeki o güvenlik deliğinden dışarıya baktı! O anda salondaki yetişkinler de heyecanla ve sessizce ve ayrıca yutkunarak kapıda kimin olduğunu merak ediyorlardı. Evin hanımı salondaki yetişkinlere baktı ve “Kapıcı Cafer efendi!” dedi. Herkes derin bir oh çekti. Evin hanımı kapıyı açtı ve biraz önce yusuf yusuf yapan o değilmişçesine büyük bir cesaretle Cafer efendiye sordu “Hayırdır Cafer efendi?” Cafer efendi “Nursiye hanım, anahtarınızı kapının üzerinde unutmuşsunuz!” dedi. Evin hanımı “Hadi yaa! Ay çok sağolasın!” diyerek teşekkürlerini iletti. Ardından “Ya, Cafer efendi, sen bilirsin bu cin girme olaylarını. Bizim kız sanırım ayin yapıyor içeride, bir baksan” dedi. Cafer nereden bilecekse artık! Cafer efendi de her şeyi bilen Türk insanı edasıyla “Dur bi bakayım!” diyerek girdi içeriye. Görsen sanki cin işleri bakanıydı. Önde Cafer efendi, arkada evin hanımı ve onların arkasında da üç boy farkla salondaki yetişkinler çocuğun odasına doğru yola çıktılar. Çocuğun odasına geldiklerinde Cafer efendi kapıdan şöyle bir baktı içeriye doğru. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı ve “Yahu ne ayini, ne cini! Bu çocuk yalnızlıktan kendi kendine oyun icat etmiş oynuyor!” dedi. Yetişkinler “Hönk!” diyerek şaşırdılar bu cevaba. Cafer efendi devam etti “Ulan, asıl ayini siz yapıyorsunuz, televizyonun karşısında, mağaza önlerinde, oto galerilerin içinde kendinizden geçiyorsunuz, böyle ev gezmelerinde veya gezmeye gitmediğiniz zamanlarda da evde çocuklarınızı yalnız bırakıyorsunuz!” dedi. Yetişkinler “Ama Cafer efendi, çocukların her şeyleri var ya; bebekleri, bilgisayarları, telefonları, odaları! Daha ne yalnızlığı?” diye sordular. Cafer efendi sustu, bir elini kirli sakalına götürdü, biraz kaşıdı. Cafer efendi o an o kadar susmuştu ki, sakalının kaşıntı sesi (Bknz. hırş hırş) tüm evde yankılandı. Sonra devam etti konuşmaya “Evet, şimdiki çocukların her şeyleri var ama hiç kimseleri yok!” dedi. Sonra da “Çöp neyin var mı abla?” diye sordu. İnce, kısık ve titrek bir “Y..o..k!” cevabından sonra olay mahallinden ayrıldı.

Herkes şoktaydı çünkü indirim vardı. Evin hanımı şokun etkisiyle kapıyı yavaş yavaş kapatırken bir el girdi kapıyla kasası arasına. Javıs filmindeki müzik çalmaya başladı birden, herkes yine diken diken olmuştu tüylerinden ki, Cafer efendi seslendi kapı aralığından kafasını uzatarak “Abla geçen ayın aidatını da vermediniz, bir ara geçerken bırakırsınız, vallaha yönetici de bana kızıyor sonra” diyerek geldiği gibi gitti.

Blog Post

What the fucking is going on there!

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

O sırada sonuncu katta

Annesi odasına girdiğinde, Canatan gözlerini açmış ama henüz yataktan kalkamamıştı. Annesi “Canatan! Günaydın çocuğum!” Diye seslendi; Canatan’ın sabaha kadar şeytanın işediği o kısık gözlerine bakarak. Canatan “Şimdi?” dedi; iki elini yumruk yapıp tavana doğru gerdikten sonra, “Şimdi, kim kalkıp da okula gidecek anne?” Annesi “Haydi ama Canatan, saçmalamayı bırak ve hemen kahvaltıya gel!” dedi ve odadan çıktı.

O sırada dibinci katta

Canatamayan, tahta kapının açılırken çıkarttığı sesin odadakileri uyandırmaması için çok dikkatli davranıyordu. Eğer kapıyı hızlıca açarsa, odada yatan kardeşleri uyanacak, hele O en küçük olan Selvi, sabahın sessizliğini yırtarcasına ağlayacaktı. Canatamayan, bir bomba imha uzmanı gibi açtı kapıyı; neredeyse anlından terler damlayacaktı yerdeki yırtık halıya, yavaşça odaya girdi. Şimdi, kapıyı açtığından daha dikkatliydi. Çünkü yanlışlıkla kardeşlerinden birisinin üzerine basabilir ve o birisinin canını yakabilirdi. O canı yanan birisi de bağırabilir ve odadaki herkes uyanabilirdi; hele O Selvi! Canatamayan, bir suikastçı sessizliğiyle süzüldü odanın içerisinde ve duvara çakılı çiviye asılı naylon torbanın içerisinde bulunan defter ve kitaplarını aldı, sonra, aynı sessizlikle çıktı odadan. Ayakkabılarını giydi ve evden dışarıya, sonrada yukarıya, yeryüzüne çıktı. Apartmanın girişindeki posta kutularının üzerine koyduktan sonra defter ve kitaplarını, doğru marketin yolunu tuttu. Düşük cümle kurmanın yorgunluğu ve okula geç kalmış olmanın verdiği telaşla koşmaya başladı.

O sırada sonuncu katta

Canatan, yatar pozisyondan kalkar pozisyona geçti yatağın üzerinde. Önce şarjdaki akıllı telefonu aldı eline; görsen; bakkal defteri büyüklüğündeydi. WhatsApp’den gelen iletilerine, mayıllarına, menşınlarına baktı, sonrada telefonunun müzik çalarını açtı ve banyoya doğru harekete geçti. Neyse ki banyoda kimse yoktu, zaten, banyoda kimsenin olmasına gerek de yoktu çünkü banyo çoktu. Birisi doluysa bir diğeri boştu. Canatan, çokluğun sessizliğinde daldı o pırıl pırıl fayanslı yere ve önce dışkısının boşaltı klozete, sonra da fırçaladı dişlerini ve gülerek aynadaki yansımasına, kuruladı yüzünü mis kokulu havluyla. Sonra karnındaki gurultuların eşliğinde daldı büyük salona, hemen kahvaltı masasındaki yerine geçti ve “Herkese günaydın!” dedi. Herkes de Canatan’a “Günaydın!” dedikten sonra, Canatan, birden ve sitem dolu bir ses tonuyla annesine seslendi “Ama sucuklu yumurta yok!”

O sırada marketin önünde

Canatamayan kan ter içinde marketin önüne ulaştığında, marketin önündeki ekmek dolabından ekmek alan kişinin kendisine “Öff! Ne de pis kokuyorsun!” dermişçesine bakan gözlerini gördü. Pek aldırmadı, buna alışıktı, hemen içeriye girdi, marketin sonundaki rafların arkasındaki et, sucuk, tavuk, peynir ve bilumum faydalı gıdalar reyonuna gitti. Kangal kangal sucuklara bakıp yutkunduktan sonra üç kangal sucuk ve bir sepet yumurta alıp kasaya doğru yöneldi. Aldıklarını kasada duran bayanın önündeki kayar banta koydu ve “Bunlar sonuncu katın hesabına!” dedi. Kayar bantın arkasında duran sayar bayan Canatamayan’ın getirdiklerini bir poşete koydu ve poşeti Canatan’ın eline verdi. Canatamayan, markete geldiği telaş ve hızla apartmana doğru koştu, apartmana geldi, asansöre yöneldi, çağrı butonuna bastı ve sonra çok uzatmadan içeriye girip sonuncu katın butonuna bastı. Sonuncu kata gelince asansörden çıktı, altın baraklı kapıya doğru yöneldi ve kapının yanındaki zile bastı.

O sırada sonuncu katta

Annesi Canatan’ın sitem dolu sözlerine “Şimdi dibinci katın oğlu gelir, biraz bekle!” dedi. Tam o anda kapının zili çaldı ve Canatan’ın annesi “Ve işte geldi!” dedi. Canatan derin bir oh çekti. Canatan’ın annesi kapıyı açtı, kapıyı açtığında gördü ki, Canatamayan da oh çekiyordu. Sonra, Canatan’ın annesi içinde kangal sucuklar ve bir sepet yumurta duran poşeti tutan Canatamayan’ın çektiğinin oh olmadığını anladı. Ne oh çekmesi! Canatamayan götünden soluyordu… Canatan’ın annesi “Sağol evladım!” dedikten ve “Ne de pis kokuyor!” der gibi baktıktan sonra kapıyı kapattı ve mutfağa doğru yöneldi.

O sırada kapının dışında

Canatamayan, bir teşekkürle birlikte yüzüne kapanan kapının önünde biraz durduktan sonra götündeki soluğu da alıp asansöre doğru yöneldi, içeriye girdi ve dibinci katın bir üstündeki kata indi. Posta kutusunun üzerine bıraktığı defter ve kitaplarını aldıktan sonra aynı telaş ve koşar adımlarla okulun yolunu tuttu.

O sırada sonuncu katta

Kangal sucuklarını ve bir sepet yumurtasını mideye indirdikten sonra Canatamayan, odasına gidip en cancan kıyafetlerini giydi ve salona geri döndü. Canatan saatine baktı ve “Baba geç kalıyoruz!” dedi. Babası da “Tamam oğlum, hazırım hadi çıkalım” dedi. Hadi çıktılar. Asansöre doğru ilerlediler, çağrı butonuna bastılar, Canatan “Bu koku da ne?” dedi. Babası “Dibinci kattaki çocuğun olmalı!” dedi. Hâlbuki Canatamayan götündeki soluğu da alıp gitmişti, bu koku da neyin nesiydi? Canatan’ın babası “Terlemiş olmalı!“dedi. Asansör geldi, içine girdiler ve dibinci katın bir üstündeki kata geldiler. Apartmandan dışarıya çıktılar, apartmanın otoparkındaki arabalarına doğru gittiler Canatan’ın babası elindeki anahtarlığın bir düğmesine basarak arabalarının kapısını açtı. İkisi de içeriye bindiler ve doğru okulun yolunu tuttular.

O sırada okulun önünde

Okulun önü her zamanki gibi çok kalabalıktı, çünkü Devlet-i Aliye’nin, çeşitli statü ve katlardan gelen öğrenciler için okul önünde hazırlatmış olduğu telefon kulübelerinin önünde sıra vardı. O kalabalığın içinde Canatan, Canatan’ın babası ve arabaları ile Canatamayan, Canatamayan’ın götündeki soluk ve ter kokusu da vardı.

O sırada bir Afro Amerikalı

“Hey dostum, bu telefon kulübesi saçmalığı da ne ha?” diye sordu.

O sırada okulun önünde

Telefon kulübeleri yüzyılın icadıydı. Tubibak bilim ve teknoloji merkezi gibi bir yer tarafından üretilen bu siyasijonik aletlerin çalışma prensibi tıpkı Süpermen hikâyelerindeki gibiydi. Çeşitli statü ve katlardan gelen öğrenciler bu kulübelere sivil, oldukları gibi; neyseler oymuşlar halleriyle giriyorlar, kulübeden çıktıktan sonra hepsi birer mavi önlükle katsız ve statüsüz; eşit, kardeşçesine olarak eğitim ve öğretim hayatlarına devam ediyorlardı. Kulübeden önceki kimseler kimseleri tanımıyordu. Herkes kulübeden sonra ve öncesiyle bir şeydi. Neydi? Neyse işte! Bilim adamlarının yaptıkları araştırmalara göre bu çocuklar okulda birbirlerini aynı kıyafetlerle görünce “Hepimiz kardeşiz lan, hepimiz eşitiz!” diyorlardı. Kulübeden önceki yaşantılarını unutuyorlar ve marijuananın kafasından daha iyi bir kafayla hayatlarına devam ediyorlardı. Bunlar çok kafalı çocuklardı. Psikolojileri bozulmuyor, eşitlik ve birlik duyguları zedelenmiyor, aynı vatan için ölmeye, aynı düzen için düzülen olmaya hazır hale getiriliyorlardı ki, tüm bunlar okul çıkışına kadar geçerliydi. Tabii düzülme ve diğer maddeler her zaman geçerliydi, geçersiz olanlar statülerdi.  Okul çıkışında herkes tekrar telefon kulübelerine giriyor katlar ve statüler eski haline dönüyordu.

O sırada bir Afro Amerikalı

“What the fucking is going on there!”

The End Amk!

Blog Post

Hayatın Sırrı

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

Sırrı o gün can sıkıntısından bunalmıştı! Bilgisayarın karışında oturmuş haber sitelerine bakıyordu “Ne kadar da iğrençler!” dedi. “Şunlara bak: Dün akşam yayınlanan eğlence programında kurbağalardan hücum botu yapıp jüriden üç evet alan adamın videosu var mesela, altmış ikiden tavşan yapmayı yetenek sayıyorlar”, “Görünce hassiktir diyeceksiniz!” başlığıyla verilmiş, sonra da foto galeri tarzıyla sayfalara bölünmüş zırvalar, mobesse görüntüleri, siyasi mastürbasyonlar, askeri güç gösterileri, zengin olma hayallerine giden yol tarifleri, nefret destekleyicisi, ırkçı diziler, hedef kitlesini aşağılayan, olmayanı kötüleyen reklamlar, safsatalar ve benzer iğrençlikler! Öfff!” Diyerek kalktı ve hemen uzaklaştı oradan. Balkona çıktı, önce biraz denizi seyretti, sonra bir sigara yaktı ve düşünmeye başladı: “Hayat bu mu lan?”

Bazen, Sırrı’nın aklına hayatın sırrıyla ilgili düşünceler geliyordu ama sonra “Ulan hayatın ne sırrı olacak ki!” diyerek bu düşüncelerini kafasından silip atıyordu. Yine de merak ediyordu; kimdi, neydi, bir şey miydi, nereden geldi, nereye gidiyordu ya da gidiyor muydu? Hani imkân olsa Tibet’e gidip keşişin birisine soracaktı ama “Kesin biliyordur ama bana söylemez! Söylese de ben dillerini bilmiyorum, anlamam!” diyerek bu düşüncesinden vazgeçti. Sigarasından derin bir nefes aldı, yavaşça ayağa kalktı, başını kaşıdı ve “Ulannn! Tibet’e gitmeme gerek yok ki, bizim Kamil dayıya sorayım, O kesin biliyordur!” dedi ve aceleyle evden dışarıya çıktı. Merdivenleri üçer beşer inerken “Sırrı!” diye bir ses duydu, aniden durdu, sesin geldiği yöne doğru baktı. İkinci kattaki komşuları Nurhan teyzeydi bu. “Efendim?” dedi, “Hadi ne diyeceksen çabuk de seni ihtiyar bunak!” dercesine bakarak! Nurhan teyze “Oğlum, merdivenleri öyle üçer beşer inme, düşersin maazallah!” Dedi.  Sırrı “Korkma bir şey olmaz!” diyerek merdivenleri üçer beşer inmeye devam etti. Tam birinci kata gelmişti ki, birden elektrik kesildi, Sırrı’nın ayağı kaydı ve paldır küldür yuvarlanmaya başladı. Ne talihsiz bir an!

Ama ne yuvarlandı ne yuvarlandı! Sırrı ne olduğunu anlayamadı, elektrik kesik olmasına ve her yerin karanlık olmasına rağmen yine de gözleri karardı, elleri, ayakları, kaburgaları, dişleri kısacası her yeri ağrıyordu. Dirsekleri ve dizleri kan olmuş, pantolonu yırtılmıştı. Hiçbir şey göremiyordu ama yazar tüm olup biteni görüyordu. Hafifçe toparlanarak kendisini oturur pozisyona getirmeye çalıştı. Ellerini dayayacak bir yer ararken eline bir şey geldi. Şöyle hafifçe yokladı eline gelen şeyi; bu bir ayakkabıydı. “Acaba kimin ayakkabısı?” diye düşündü. Sonra birden elektrikler geldi, Sırrı “Ananı!” diyerek oturduğu yerden zıpladı! Neden? Çünkü elinde İngiliz anahtarı olan, eli yüzü simsiyah, pos bıyıklı bir adam, korkutucu bir yüz ifadesiyle Sırrı’ya bakıyordu. Meğersem ayakkabı yalnız değilmiş, ayakkabının içinde birisi varmış. Sırrı’nın böyle korkmasına neden olan ayakkabının içindeki insan, apartmanlarının kalorifercisi İsrafil ustaymış! Sırrı kaloriferciyi tanıdı ve sonra “Hayırdır abi (ıghhh) [ağrılar dayanılmazdı] ne işin var burada?” diye sordu. İsrafil usta da “Kazana bakmaya geldiydim, elektrik kesilince kıpırdamadan durdum, düşerim diye korktum!” dedi. İsrafil ustanın cevabına karşılık “Hee tamam!” diyen Sırı’ya karşılık İsrafil usta “Senin ne işin var burada?” diye sordu. Sırrı da yazının başında yazdıklarımın aynısını anlattı. Şimdi o kadar şeyi tekrar anlatıp okuru sıkmaya ne gerek vardı?

İsrafil usta elindeki anahtarı yere attı, iki elini beline koydu, sanki kafasını yere değdirecekmiş gibi; geriye doğru eğilerek kahkahalarla gülmeye başladı ve “Demek hayatın sırrını arıyordun he!” dedi. Sırrı, İsrafil ustanın kahkahalarına ve söylediği söze biraz kızmış bir halde “Evet!” dedi. Kaloriferci İsrafil usta birden ciddileşti, yere diz çöktü, bir elini sırrının omzuna diğer elini de sırrının çenesine koydu ve “Bak Sırrı, hayatın sırrı, hayatın!” dedi. Sırrı anlamadı “Nasıl yani?” dedi. İsrafil usta “Hayatın sırrı sensin!” dedi ve o kelime oyununu tekrarladı “Hayatın sırrı, hayatın, Sırrı!” dedi. Sırrı derin derin İsrafil ustanın gözlerine baktı ve “Vay mınakoyim!” diyerek yavaşça ayağa kalktı. Artık ne Tibet’teki keşişler, ne de Kamil dayı umurunda değildi. İsrafil usta “Hadi, şuradan bir taksi çağıralım da seni hastaneye götürelim” dedi. İkisi beraber apartmandan çıktılar.

Onlar taksiyi beklerken ikinci kattaki Nurhan teyze balkondan onlara seslendi “Ben demiştim oğlum, merdivenleri öyle üçer beşer inme, düşersin maazallah!” [Bknz. ikinci paragraf].