Blog Post

What the fucking is going on there!

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

O sırada sonuncu katta

Annesi odasına girdiğinde, Canatan gözlerini açmış ama henüz yataktan kalkamamıştı. Annesi “Canatan! Günaydın çocuğum!” Diye seslendi; Canatan’ın sabaha kadar şeytanın işediği o kısık gözlerine bakarak. Canatan “Şimdi?” dedi; iki elini yumruk yapıp tavana doğru gerdikten sonra, “Şimdi, kim kalkıp da okula gidecek anne?” Annesi “Haydi ama Canatan, saçmalamayı bırak ve hemen kahvaltıya gel!” dedi ve odadan çıktı.

O sırada dibinci katta

Canatamayan, tahta kapının açılırken çıkarttığı sesin odadakileri uyandırmaması için çok dikkatli davranıyordu. Eğer kapıyı hızlıca açarsa, odada yatan kardeşleri uyanacak, hele O en küçük olan Selvi, sabahın sessizliğini yırtarcasına ağlayacaktı. Canatamayan, bir bomba imha uzmanı gibi açtı kapıyı; neredeyse anlından terler damlayacaktı yerdeki yırtık halıya, yavaşça odaya girdi. Şimdi, kapıyı açtığından daha dikkatliydi. Çünkü yanlışlıkla kardeşlerinden birisinin üzerine basabilir ve o birisinin canını yakabilirdi. O canı yanan birisi de bağırabilir ve odadaki herkes uyanabilirdi; hele O Selvi! Canatamayan, bir suikastçı sessizliğiyle süzüldü odanın içerisinde ve duvara çakılı çiviye asılı naylon torbanın içerisinde bulunan defter ve kitaplarını aldı, sonra, aynı sessizlikle çıktı odadan. Ayakkabılarını giydi ve evden dışarıya, sonrada yukarıya, yeryüzüne çıktı. Apartmanın girişindeki posta kutularının üzerine koyduktan sonra defter ve kitaplarını, doğru marketin yolunu tuttu. Düşük cümle kurmanın yorgunluğu ve okula geç kalmış olmanın verdiği telaşla koşmaya başladı.

O sırada sonuncu katta

Canatan, yatar pozisyondan kalkar pozisyona geçti yatağın üzerinde. Önce şarjdaki akıllı telefonu aldı eline; görsen; bakkal defteri büyüklüğündeydi. WhatsApp’den gelen iletilerine, mayıllarına, menşınlarına baktı, sonrada telefonunun müzik çalarını açtı ve banyoya doğru harekete geçti. Neyse ki banyoda kimse yoktu, zaten, banyoda kimsenin olmasına gerek de yoktu çünkü banyo çoktu. Birisi doluysa bir diğeri boştu. Canatan, çokluğun sessizliğinde daldı o pırıl pırıl fayanslı yere ve önce dışkısının boşaltı klozete, sonra da fırçaladı dişlerini ve gülerek aynadaki yansımasına, kuruladı yüzünü mis kokulu havluyla. Sonra karnındaki gurultuların eşliğinde daldı büyük salona, hemen kahvaltı masasındaki yerine geçti ve “Herkese günaydın!” dedi. Herkes de Canatan’a “Günaydın!” dedikten sonra, Canatan, birden ve sitem dolu bir ses tonuyla annesine seslendi “Ama sucuklu yumurta yok!”

O sırada marketin önünde

Canatamayan kan ter içinde marketin önüne ulaştığında, marketin önündeki ekmek dolabından ekmek alan kişinin kendisine “Öff! Ne de pis kokuyorsun!” dermişçesine bakan gözlerini gördü. Pek aldırmadı, buna alışıktı, hemen içeriye girdi, marketin sonundaki rafların arkasındaki et, sucuk, tavuk, peynir ve bilumum faydalı gıdalar reyonuna gitti. Kangal kangal sucuklara bakıp yutkunduktan sonra üç kangal sucuk ve bir sepet yumurta alıp kasaya doğru yöneldi. Aldıklarını kasada duran bayanın önündeki kayar banta koydu ve “Bunlar sonuncu katın hesabına!” dedi. Kayar bantın arkasında duran sayar bayan Canatamayan’ın getirdiklerini bir poşete koydu ve poşeti Canatan’ın eline verdi. Canatamayan, markete geldiği telaş ve hızla apartmana doğru koştu, apartmana geldi, asansöre yöneldi, çağrı butonuna bastı ve sonra çok uzatmadan içeriye girip sonuncu katın butonuna bastı. Sonuncu kata gelince asansörden çıktı, altın baraklı kapıya doğru yöneldi ve kapının yanındaki zile bastı.

O sırada sonuncu katta

Annesi Canatan’ın sitem dolu sözlerine “Şimdi dibinci katın oğlu gelir, biraz bekle!” dedi. Tam o anda kapının zili çaldı ve Canatan’ın annesi “Ve işte geldi!” dedi. Canatan derin bir oh çekti. Canatan’ın annesi kapıyı açtı, kapıyı açtığında gördü ki, Canatamayan da oh çekiyordu. Sonra, Canatan’ın annesi içinde kangal sucuklar ve bir sepet yumurta duran poşeti tutan Canatamayan’ın çektiğinin oh olmadığını anladı. Ne oh çekmesi! Canatamayan götünden soluyordu… Canatan’ın annesi “Sağol evladım!” dedikten ve “Ne de pis kokuyor!” der gibi baktıktan sonra kapıyı kapattı ve mutfağa doğru yöneldi.

O sırada kapının dışında

Canatamayan, bir teşekkürle birlikte yüzüne kapanan kapının önünde biraz durduktan sonra götündeki soluğu da alıp asansöre doğru yöneldi, içeriye girdi ve dibinci katın bir üstündeki kata indi. Posta kutusunun üzerine bıraktığı defter ve kitaplarını aldıktan sonra aynı telaş ve koşar adımlarla okulun yolunu tuttu.

O sırada sonuncu katta

Kangal sucuklarını ve bir sepet yumurtasını mideye indirdikten sonra Canatamayan, odasına gidip en cancan kıyafetlerini giydi ve salona geri döndü. Canatan saatine baktı ve “Baba geç kalıyoruz!” dedi. Babası da “Tamam oğlum, hazırım hadi çıkalım” dedi. Hadi çıktılar. Asansöre doğru ilerlediler, çağrı butonuna bastılar, Canatan “Bu koku da ne?” dedi. Babası “Dibinci kattaki çocuğun olmalı!” dedi. Hâlbuki Canatamayan götündeki soluğu da alıp gitmişti, bu koku da neyin nesiydi? Canatan’ın babası “Terlemiş olmalı!“dedi. Asansör geldi, içine girdiler ve dibinci katın bir üstündeki kata geldiler. Apartmandan dışarıya çıktılar, apartmanın otoparkındaki arabalarına doğru gittiler Canatan’ın babası elindeki anahtarlığın bir düğmesine basarak arabalarının kapısını açtı. İkisi de içeriye bindiler ve doğru okulun yolunu tuttular.

O sırada okulun önünde

Okulun önü her zamanki gibi çok kalabalıktı, çünkü Devlet-i Aliye’nin, çeşitli statü ve katlardan gelen öğrenciler için okul önünde hazırlatmış olduğu telefon kulübelerinin önünde sıra vardı. O kalabalığın içinde Canatan, Canatan’ın babası ve arabaları ile Canatamayan, Canatamayan’ın götündeki soluk ve ter kokusu da vardı.

O sırada bir Afro Amerikalı

“Hey dostum, bu telefon kulübesi saçmalığı da ne ha?” diye sordu.

O sırada okulun önünde

Telefon kulübeleri yüzyılın icadıydı. Tubibak bilim ve teknoloji merkezi gibi bir yer tarafından üretilen bu siyasijonik aletlerin çalışma prensibi tıpkı Süpermen hikâyelerindeki gibiydi. Çeşitli statü ve katlardan gelen öğrenciler bu kulübelere sivil, oldukları gibi; neyseler oymuşlar halleriyle giriyorlar, kulübeden çıktıktan sonra hepsi birer mavi önlükle katsız ve statüsüz; eşit, kardeşçesine olarak eğitim ve öğretim hayatlarına devam ediyorlardı. Kulübeden önceki kimseler kimseleri tanımıyordu. Herkes kulübeden sonra ve öncesiyle bir şeydi. Neydi? Neyse işte! Bilim adamlarının yaptıkları araştırmalara göre bu çocuklar okulda birbirlerini aynı kıyafetlerle görünce “Hepimiz kardeşiz lan, hepimiz eşitiz!” diyorlardı. Kulübeden önceki yaşantılarını unutuyorlar ve marijuananın kafasından daha iyi bir kafayla hayatlarına devam ediyorlardı. Bunlar çok kafalı çocuklardı. Psikolojileri bozulmuyor, eşitlik ve birlik duyguları zedelenmiyor, aynı vatan için ölmeye, aynı düzen için düzülen olmaya hazır hale getiriliyorlardı ki, tüm bunlar okul çıkışına kadar geçerliydi. Tabii düzülme ve diğer maddeler her zaman geçerliydi, geçersiz olanlar statülerdi.  Okul çıkışında herkes tekrar telefon kulübelerine giriyor katlar ve statüler eski haline dönüyordu.

O sırada bir Afro Amerikalı

“What the fucking is going on there!”

The End Amk!

Leave a Comment

Your email address will never be published or shared and required fields are marked with an asterisk (*).

%d blogcu bunu beğendi: