düşündüğüm

Blog Post

Organik yumurta organik mi?

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

“Yarım kilo yoğurt, iki ekmek, on yumurta.”

Bakkalların içerisinde hissedilen nemlenmiş bisküvi kokusunun içinde duyulan bu ses… Hey gidi günler! O zamanlar sadece isterdik; iki tane, yarım kilo, yüz gram vs. Şimdi istemeden önce “Organik mi?” diye soruyoruz. Bugün markette yufka alırken, arkamdan bir ses “Organik mi bu yumurtalar?” diye sordu önümdeki market çalışanına. Çalışan da “Şu şeffaf kutudakiler organik abi” de cevap verdi. O an daha önceden de düşündüğüm gibi düşündüm yine “Organik mi?” Yani ne bileyim! Organik mi kaldı?

Organik/Organik gıda için TDK:

“Doğal yolla yapılan”.

Wiki:

“Organik gıda, en basit anlatımıyla tarım ürününün işlenmesinde, yetiştirilmesinde hiçbir kimyasal madde kullanılmayışıdır. Bunun yanında genetiği değiştirilmemiş ürünler de bu isimle anılır. Tarım ürününü yetiştirmek için hiçbir tarım ilacı ve yapay ürün kullanılmaz. Eğer üretimde yapay herhangi bir yardımcı madde kullanılırsa bu ürünler organik ürün olmaktan çıkar. Dünyada gelişmiş ülkeler de bu sorun büyük oranda çözülmeye doğru gitmiştir. Bu konuda denetimi kabul eden şirketler organik ürün sertifikası almaktadır. Ürünlerini doğal ürün, organik ürün adı altında satmaktadırlar.”

Marketteki insan:

“Bunlar organik mi?”,”Organik yumurta var mı?” diyor.

fresh-white-copy-dinner-food_1253-326

Ben:

Marketteki insanın demek istediği organiklikte organik bir şey yok diyorum. Neden diyorum? Mesela yumurta, TDK’ya göre organik çünkü yumurta doğal yolla yapılıyor. Tavuk yumurtluyor. Laboratuarda yapılmıyor (İleride belki de laboratuarda yapılan yumurta köyde tavuğun yaptığından daha organik olacak). Ama marketteki insanın organik anlayışı “Yahu bunlar fabrikadan mı, yoksa köyden mi?”, “Katkı maddesi var mı, yok mu?”. Yani yumurta bu ne katacaklar içine, Kinder mi bu tavuklar?

Yaşadığım yerden örneklendireyim. Rize’nin köylerinde tavuklar var. Bu tavukların yumurtaları organik mi? Bence değil! Buralarda tarım ürünü olarak çay var. Çaya organik olmayan gübre atılıyor. (Kalkacak o gübre ama iş işten geçti) Bu insanlar köylerine organik olmayan araçlarla çıkıyorlar. Köye gidenlerin çoğu (bazı köylerde hala köy yaşamı olsa da) yoğurdu, sütü, yağı şehirdeki büyük marketlerden naylon poşetlerde alıyorlar. Televizyon, internet, cep telefonu yanlarında var. Organik olmayan çöplerini köye bırakıyorlar. Yani organik olmayan bir köy hayatı var. İnsanlar da organik değil, bu ortamda yumurtlayan tavuk nasıl organik? Belki tarıma ilk geçildiği, tavuğun ilk evcilleştirildiği zamanlarda organiktiler ama şimdi organik olması zor, diye düşünüyorum. Çok ta takmıyorum ama düşünüyorum ara sıra. Dedem dese, köyden gelse “Al oğlum bak bu organik yumurta!” çok şey yapmam yani, önemsemem.

Şimdi İnstagram, Twitter veya Facebook  profillerimiz gibi sahte her şey. Markette bir sepete biraz saman, yumurtalara biraz toprak ve bok sürdün mü tamamdır. İçimiz rahat olsun yeter! Organik ayol!

Blog Post

İyi derecede İngilizce bilen…

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

Profesyonel bir işsiz olarak işimin bir parçası olarak sabah, öğlen ve akşam iş ilanlarına bakıyorum. Dün bir iş ilanına bakarken “İyi derecede İngilizce bilen” aranan özelliğine denk geldim ki bu çok aranan bir özellik. Ama  ilk başta normalmiş gibi gelen bu özelik şimdilerde bana biraz garip gelmeye başladı. Neden? Yani, ne bileyim, hangi firma “Çat pat İngilizce bilen” diye ilan verir ki! Belki de vardır, hiç araştırmadım ama İngilizce ya biliniyordur ya da bilinmiyordur. Derdini anlatacak kadar İngilizceyi dertli olanlar kullansınlar ama bir firma “İngilizce bilen” birisini arıyorsa bu kişi İngilizce biliyor olmalı. Acaba “Derdini anlatacak kadar İngilizce bilen” ilanı da var mı? Aslında düşündüm de, bir dizide çat pat İngilizce bilen biri canlandırılacaksa, o rol için böyle bir ilan verilebiliyordur falan.

Bir de bu CV doldururken “İngilizce seviyesi” diye bir bölüm var. Genellikle başlangıç / orta / ileri düzey gibi seçenekler var. Kime göre başlangıç? Bir İsveçliye göre mi orta? Babaanneme göre mi ileri? Saçma oldu! Olsun.

İngilizceyi öğrenemediğim için kendime kızgınım! Derdimi anlatacak kadar bir şeyler yazmak istedim.

Blog Post

Hiç kimse için boşluk

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

Düşünsenize; sadece boşluk, ne yapardınız? Şu Yerçekimi (Gravity) isimli filmdeki gibi… Şimdi böyle sorunca insanın aklına hemen uzay geliyor (e filmi gösterdin başka ne gelecekti), yani yerküre dışında bir yer ama kastettiğim tamamen mecazi anlamda. Bu boşluk da gerçekten boşluk ama  gerçek boşluk nedir belki de bilmiyoruz. Olaylara hep insani ve teknolojinin en sonundaki(doğal olarak ama doğal mı, bilemem) bilgimizle batığımız için tanımlamamız böyle. Ayrıca biz bu tanımlamaları internetten, berber ve kahve sosyolojisinden öğrendik. Yani aslında belki de bizim bildiğimiz bilgi bile gerçek diyemeyeceğimiz boşluk gibi boştur. Konuya dönersek, insan sürekli bir boşluk içinde aslında. Beyninin içinde tek başınasın, ne sesini duyan var, ne o boşluğa daha önce girmiş birisi. Belki bir psikiyatri hekimi aralanan perdeden içerisinin karanlığını görmüştür, o kadar.

Galiba vücudumuz beynimizi dolaştırmaya yarayan bir eleman sadece. Sir Robinson şu konuşmasında profesörler için şöyle söylemişti “...Öyle ki, “beden” onlara tek bir şey ifade eder o da kafalarını taşımak için yegane araç olmasıdır. Kafalarını toplantılara bu şekilde götürürler…” belki espri yaptı, belki de ciddiydi ama sadece insanlar güldü diye o da güldü. Tekrar düşünelim istiyorum, sabah kalktığınızda, yorulduğunuzda, uykunuz geldiğinde, tuvalete gittiğinizde, çoğalmaya çalıştığınızda kimin isteklerini, ihtiyaçlarını gerçekleştiriyorsunuz? Beyninizin mi? Yoksa vücudunuzun mu? Açlık da onun, susuzlukta onun ihtiyacı. Beynin böyle bir ihtiyacı yok ama garibim ne yapsın, bütün gün ve gece bu bedenin ihtiyaçlarını gidermek için uğraşıyor. Vücudun kalabalıklar içinde bütün gün (bazı zamanlar hariç) ama ya beynin, beyninin içindeki sen? Hep bir boşluktasınız, ikiniz.

Aslında kimiz ya da neyiz biz? Bu kadar boşluk ancak hiç kimse için olabilir!

Blog Post

Sıçmanın medeniyete katkısı

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

,

Aslında bu medeniyet dediğin tek dişi kalmıştı ama işte medeniyet; teknoloji, bilim falan hoop bir protez diş al sana otuz ikisi birden tam takım bir ağız. Eş dost arasında sıçmanın, sıçma eyleminin pek muhabbeti yapılmaz, yapılsa da buna pek gülünmez, gülünecek şey osuruktur. Bakın biraz gülümsediniz belki de? Belki de! Gerçi bazı sözler, tepkiler ve cümleler var sıçmakla ilgili:  “Aha şimdi sıçtık!”, “Adam olacak çocuk bokundan belli olur”, “Sıçtığım boka bak bana laf yetiştiriyor!” falan gibi. Ne olursa olsun sıçmak gülünecek bir eylem değildir. Ama osuruk öyle mi? Sıçmanın tek komik olduğu durum var o da “cır cır” olma durumu. Cır cır olana gülünür, cır cır lafına gülünür, neden? Çünkü sulu da ondan… Neyse, bu kadar boktan muhabbet yeter!

Pexels.com

Bence sıçmanın medeniyete büyük katkısı vardır. Yani illa ki vardır. Misal bu kayalara çizilmiş resimler falan insan medeniyetinin ilk sanat eserlerinden. Büyük ihtimalle bu resimleri yapan insanlar o an sıçma eylemi gerçekleştiriyorlardı. Sıçma eylemi esnasında kimi zaman eline aldığı bir taş parçasıyla kimi zaman bir odun parçasıyla yere bir şeyler karaladı, çizdi, sonra da “Ulan ben bunları neden kayalara çizmiyorum!” dedi ve medeniyet böyle başladı. Olayı şuradan anlayın; medeniyet o kadar gelişti, üretilecek şeyler o kadar çok üretildi ki, şimdi ki insan anca tuvalet kapılarına tosun edebiyatından başka bir şey parçalayamıyor (Ay bu bizim medeniyet miydi ya!) Ben hiçbir tuvalet kapısında sanat eseri görmedim. Zordur bir sanat eseri üretmek, tıpkı sıçmak gibidir yani. Sıçmak deyip geçmeyin! Sıçarken zorlanırsınız, emek verirsiniz, ter dökersiniz, acı çekersiniz, sıçmak emek ister. Ama osuruk öyle mi? Sal gitsin! Sıçmak için özel kabinler vardır ama osuruk her alanda rahatça atılabilir. Kokusuz sanıp ta asansörde atmayın, kokuyor!

Sıçma eylemi sonunda bir sanat eseri çıkarırısınız meydana; incelersiniz, rengine, kalınlığına bakarsınız (Tıpkı sanat galerilerindeki gibi hani) Şimdilerde üretebildiğimiz tek şey boktur artık. İster inanın ister inanmayın. Sanatta, siyasette, müzikte boktan başka bir şey yok. Bokla başlayan medeniyet bok olup gidecek herhalde. Her boku biliyorsunuz zannediyorsunuz ama bilmiyorsunuz, bilemezsin Nemo!

Pexels.com

Sıçmanın medeniyete katkısına gelince efendim, bana göre üretkenliğimizin hala en aktif olduğu yer ve özgür ve rahat ve yalnız ve huzurlu, sıçma eylemimizdir. Bunca haber sitesi, sosyal medya, televizyon, haberleri diziler, iş, güç, stres, yolculuk, ay sonu, maaş, ödemeler, vergiler, sigortalar, seçimler, adaletsizlikler, onlar, şunlar, bunlar, ıvırlar, zıvırlar, kulağınızdan tutan, kolunuzdan çekenler, başınıza vuranlar, ayağınıza çelme takanlar, dur durak bilmeden sizi kovalayanlar ve dur durak bilmeden sizin kovaladıklarınız! Kendinize ayıracak zamanınız yok! Yok efendim, yok! Gündemin mezarlığındaki tirene binmişsiniz(hepimiz yani) yaşamaya bile zaman bulamıyorsunuz ki, bu modern dünyanın kaosunu çekerken ciğerlerimize birbirine benzeyen zombilerden başka bir şey de değiliz.

Sıçınız! Rahat rahat sıçınız! Medeniyete katkıda bulununuz ama lütfen sıçmaya yalnız siz gidiniz; bırakın şu tabletleri, telefonları falan, çıkınca oynarsın yine, kendinize zaman ayırın, lütfen sıçın!

Blog Post

83 Numaralı formayı giyen çocuk

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm, izlediğim, yaşadığım

O kadar ihtiyacımız var ki! Neye olduğuna siz karar vereceksiniz çünkü eğer bir şeye ihtiyacınız varsa bu sizinle ilgili. Benim de bir şeye ihtiyacım var ama ne olduğuna karar veremedim. Sanırım hayatımın istediğim şekilde olmamasının nedeni de bu kararsızlığım. Ne olacağıma, ne istediğime karar veremedim. Bazen kendimi havaya sıkılmış bir kurşun gibi hissediyorum; hedefsiz, denk gele, boşuna atılmış kör bir kurşun. Ben kararsızım!

Birçok şeye yeteneğiniz olabilir ve bunlarda başarılı da olabilirsiniz ama bu durum herkes için geçerli değil. Şu ana kadar yaşadıklarımdan -eğer yaşadıysam- anladığım en önemli şey şudur: Hayatta bir hedefiniz olacak ve o hedefte ilerleyeceksiniz. Dur şunu da yapayım, dur bunu da deneyeyim, biraz da bununla ilgileneyim derken bir bakıyorsunuz ki, yolun sonuna gelmişsiniz. Zaten yolun sonuna geldiğinizde pek fazla seçeneğiniz de kalmıyor. Elinizde hayal kırıklıkları, kolunuzda boşa geçen zamanlar, cebinizde üç kuruş, arkanızda bir ömür…

Ben kendimi hep büyük bir kıta gibi gördüm. O kadar güzel, o kadar muhteşemdim ki, mutlaka keşfedilmeliydim. Mutlaka bir gün bir Kristof Kolomb gelecek ve beni keşfedecekti. Zaman ilerledikçe anladım ki, ben keşfedilecek bir kıta değil, o kıtada yalnız başına kalan sıradan bir insanmışım. Ömür boyu kıtada tek başıma kalamayacağımı anladım. Keşfedilmeyi bırakıp o kıtadan kurtulmalıydım. Bir kağıt buldum önce, sonra bir kalem, sonra bir şişe. Kağıda bir şeyler yazıp şişenin içine koydum, sonra da şişeyi denize attım ve birisinin o şişeyi bulup bana geri dönmesini istedim. Bir gün o şişe geri geldi; içinde yazdıklarımı okuyan birisinin yazdıklarıyla. Sonra şişeye başka bir mesaj yazıp tekrar denize attım, bir zaman sonra şişe başka bir mesajla geri geldi. Sonra, bir şişe daha gönderdim uzaklara… Bekledim, çok bekledim ama şişe geri gelmedi. Sonra, şişeyi de, kıtadan kurtulmayı da bir kenara bıraktım, her şeyden vazgeçip, kıtanın kuytu bir köşesinde karamsarlığıma saklandım. Pes ettim, vazgeçtim, boş verdim.

Bir gün, karamsarlığıma sarılmış, hayata dön rüzgârından korunurken, başımın ucunda bir şişe gördüm. Önce gözlerimi ovaladım, uzun uzun şişeye baktım. Sonra üstümden atıp karamsarlığımı etrafıma bakındım. Her şeyden umudu kesmişken, vazgeçmişken, boş vermişken ve beklesem bile denizden gelmesini bekleyecekken şişenin, başucumda olması. Ama nasıl, kim, neden? Derken, yanımda; içinde yazılmış bir mesaj bulunan şişeyi bulmam bana güç, heves verdi, beni ateşledi. Yazmayı çok özlemişim!

Şimdi, bu yazıyı bu paragrafa kadar okuduysanız, haklı olarak “Tamam da birader, bu 83 numaralı formayı giyen çocuk nerede?” diye sorabilirsiniz. Şimdi o çocuğa geleyim. O çocuk, çok sevdiğim filmlerden birisi olan “Yenilmez/Invincible“in bir sahnesinde görünen çocuktur.

“Dikkat! Yazının bu bölümü film hakkında detaylar içermektedir (Spoiler)”

Vince Papale Philadelphia Eagles futbol (Amerikan) takımının ateşli bir taraftarıdır. Kendisi de gayet iyi bir oyuncudur ama profesyonel değildir. Philadelphia Eagles kötü günler geçirmektedir. Takım bir türlü istenen başarıyı elde edememiştir. Takımın başına yeni getirilen antrenör belki bir çözüm olacağını düşünerek takım için seçme yapılacağını ve bu seçmelere vatandaşların da katılacağını söyler. Vince Papale de bu seçmelere katılmayı düşünür. Vince Papale seçmelere katılacağı zamanlarda tıpkı Philadelphia Eagles gibi kötü günler geçirmektedir. İşsizdir, karısından boşanmıştır. Vince Papale seçmelere girer ve kazanır. Fakat seçmeleri kazanması takımda oynayacağını göstermez. Aslında kendisi de pek inanmamaktadır takıma girebileceğine. Takımla yapılan idmanlarda yaşadığı zorluklar, arkadaşlarının ve babasının işten çıkarılmaları, kendisinin işsizliği ve bir de bu saatten sonra futbol neyime, bana buradan ekmek çıkmaz düşüncesi Vince Papale’yi iyice karamsarlığa sokmuştur. Vince “haddini” bilip futbol rüyasını bırakmayı, bir iş bulmayı ve normal vatandaş gibi yaşamayı düşünmektedir. İşte bu umutsuzluğun içindeyken, tam vazgeçmişken, boş vermişken, pes etmişken, arabasıyla bir sokaktan geçerken, bir bahçede top oynayan çocuklardan birisi arabasının önünü keser. Çünkü top Vince Papale?nin arabasının önüne düşmüştür. Vince boş boş çocuğun topu almasını ve oynadıkları bahçeye dönmesini izlerken, çocuğun sırtındaki formayı görür! Çocuğun giydiği o forma Philadelphia Eagles formasıdır ve formanın numarası “83”tür. O numara Vince Papale’nindir. İşte o an Vince için her şey değişir. 83 numaralı formayı giyen çocuk Vince Papale’nin umudu olmuştur, O’nu gaza getirmiştir, heveslendirmiştir, umutlandırmıştır, ateşlemiştir. Tıpkı, karamsarlığının içinde yumak olmuş benim o şişeyi gördüğüm gibi.

 
“Spoiler sonu”

Bir Vince Papale olmasam da, O’nun kadar inanmasam da, başaramasam da, en iyi ve en sevdiğim şeyi yapmaya devam ediyorum. Yazmayı seviyorum.

Hayat, bazen, 83 numaralı formayı giyen çocukları çıkarıyor karşımıza. İyi de yapıyor. Onlara ihtiyacımız var! İyi ki o 83 numaralı formayı giyen çocuklar varlar, iyi ki umut var, iyi ki!

Teşekkürler Doğa!