hikayem

Blog Post

SALYANGOZ

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm, hikayem, yazdığım

,

Neden olmasın?” diye düşünüyordu; uzaktaki yoldan gelen kamyon seslerinin, dışarıdaki bir kaç yalnız kuş cıvıltısının ve öğlen sıcağının tam ortasında, her şeyden bıkmış, hayattan bezmiş, içinde bulunduğu toplumdaki insanların yamyamlıklarından tiksinmiş ve bu bir düzeni olmayan toplumda -ona göre düzeni olmayan bu şeye toplum da denemezdi, bunlar olsa olsa bir yığındı – maalesef kendisinin de ait olduğu bu yığının arasına sıkışmış bir halde hissederken kendini “Neden olmasın?” diye düşünüyordu.

Blog Post

Horozun Görevi!

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem, yazdığım

,

Kulağımda bir çınlama sandım ilk önce. Biraz sıcak olduğu için oda, yorganı attım üzerimden ve çınlamanın nereden geldiğini bulmaya çalıştım. Bu, normal kulak çınlaması değil, sanki elektronik bir aletten gelen dijital bir sese benziyordu. Biraz daha dinledim ama yan komşunun horozunun vakitsiz ötüşü sesi bulmamı zorlaştırıyordu. Ne garip hayvan şu horoz! Neden ötüyor ki? Çocukken bize öğrettikleri gibi değildir sanırım ya da belki de öyledir bilemiyorum. Neden ötüyordu bu horoz? İnsanlık için bir görevi olması mümkün mü? Neymiş, bizi uyandırıyormuş. Neden böyle bir görevi var ki? Neyse…

Blog Post

Mazlumun kartları

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem, yaşadığım, yazdığım

Bir keresinde, sürekli sigara aldığım bakkaldan yine sigara almaya gittiğimde, bakkalın bahçesinde futbol maçı yapan çocukları izliyordum. İçlerinden birisi topun sahibiydi ve o ne derse o oluyordu; tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi. Çoğu zaman topun sahibi olan çocuk oyunun tüm kurallarını alt üst eder ve kendi kurallarını koyar. Kimler oynayacak, kimler oynamayacak, hangi takım daha güçlü olacak, hangisi daha güçsüz olacak, penaltı mı, korner mi, üç korner bir penaltı mı, faul mü, her şey topun sahibinin kararına bağlı! İşte bakkalın bahçesinde oynayan çocukların içinde de topun sahibi olan bir çocuk vardı. Oyunda hakem de vardı fakat bu oyundaki hakemi seçen topun sahibi değildi. Oyundakilerin hepsinin ortak kararıyla seçilmişti hakem. Demokrasi gibi bir şey!

Maç esnasında atak yapan takımın bir oyuncusu rakip kalenin yakınlarında rakip oyuncuya çalım atmaya çalışırken topun üzerine bastı ve düştü. Yerdeyken “Penaltı!” diye bağırdı. Penaltı falan yoktu, çocuk topa basıp kendisi düşmüştü, kabak gibi herkes görmüştü. Hakem olan çocuk “Hayır penaltı değil” dedi, yere düşen çocuk “Sktir lan penaltı işte” dedi, hakem olan çocuk “Hayır yaa! Kendin düştün” dedi, yere düşen çocuk “Sana ne oğlum, top benim değil mi” dedi, hakem olan çocuk “Ama hakem benim” dedi, yere düşen çocuk “Çık lan oyundan, hakem makem değilsin!” dedi, hakem olan (o anda hala hakemdi) çocuk “Hakemim işte” dedi, yere düşen çocuk yerden kalktı, topu eline aldı ve “Skrm lan seni!” diyerek hakem olan çocuğun yüzüne degaj çekti, top, hakem olan çocuğun yüzüne çarptı, çarpmanın şiddetiyle hakem olan çocuk yere düştü. O sırada oyundaki hiçbir çocuk yaşanan olaya müdahale etmedi, sessiz sessiz olanları izlediler, tıpkı benim gibi.

Hakem olan çocuk yere düşmüş ve ağlıyordu. Salya sümük yerden kalktı, oyunu terk eder pozisyonda; geri geri gidiyor ve hem ağlayarak hem de kızgın bir ifadeyle “Sana sarı kart, sarı kart, sarı kart, bi kırmızı kart, bi sarı kart, bi kırmızı kar daha!” diye bağırıyordu.

Eskiden hakem olan çocuk saçmalayan kart cezalarıyla salya sümük evine doğru koşa koşa gitti. Topun sahibi çocuk topu penaltı noktasına dikti ve şutunu çekti. Top direğin yanından dışarıya çıktı ama topun sahibi çocuk “Goollllll!” diye bağırarak kendi takım arkadaşlarına doğru koştu. Herkes gol olmadığını biliyordu ama şimdi, durduk yere yüzüne degaj yemenin ne anlamı vardı?

Ben oradan ayrılırken oyun tüm saçmalığıyla devam ediyordu.Ne maçtı ama!

Blog Post

Rapçi çocuk ve İngiliz anahtarı

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem

Oldum olası beceremem şu ev işlerini: musluk tamiri, lavabo tıkanıklığı, patlayan ampül, bilmem ne falan. Beceriksiz bir adamım, ne yapayım! Eşim çok kızıyor bana ama ne yapabilirim ki? Ben buyum! Beni hep başkalarının eşleriyle karşılaştırıyor “Bak şunun kocasının her iş geliyor elinden, sen de bir bok beceremiyorsun!” diyor. Ben de “Şunun kocası her akşam kahvede, hafta sonları kumarda, içip sıçıyor her gece ama ben hep senin yanındayım!” deyince susuyor. Neyse! Çamaşır makinesinin hortumunun bağlı olduğu çeşme mi ne, işte orası bozulmuş, “Napcezz?” diye sorunca “Kömürlükten İngiliz anahtarını al gel de ben bir bakayım” dedi. Ben de “Heh, bak işte o işi yapabilirim” diyerek kömürlüğe doğru hareket ettim hemen; arkamdan gelen “Aman ne büyük iş!” cümlesinin rüzgarıyla. Kömürlükler en alt katta, neyse ki asansör vardı da çok yorulmadım. Bazen kendimi koala gibi hissediyorum ve bence bu güzel bir his.

Asansör büyük ve ilginç bir icat. Kapıda “Kabini görmeden girmeyiniz” yazıyor mesela. Ben hep o yazıyı “Kabiri görmeden girmeyiniz” diye okuyorum. Acaba n harfini r harfiyle değiştirsem mi? Bir de kapıyı her açtığımda içeride birisi varmış gibi geliyor; hayatımdaki en adrenalinli an. Bir de “Ne yemeği var?” diye sorarken çok adrenalin salgılıyor vücudum. Asansörün önüne gelince Javs filmi müziği eşliğinde açtım kapıyı yavaşça, baktım, boş asansör. Kabini görünce girdim içeriye. Beşinci kattayım ben, bastım zemin butonuna başladım yavaş yavaş inmeye. İkinci katta durdu asansör. Kapı açıldı, kafasında NY yazılı bir şapka, adana şalvarı gibi bir pantolon, beyaz spor ayakkabılar ve garip tavırlarla süslü bir çocuk girdi içeriye. Önce şöyle bir tipine baktım, sonra kendi tipime baktım. Rapçilik güzel olabilir, en azından giyinmesi. Çok rahat lan? Dedim ki “Nasıl rahat mı bu bol pantelon falan?”, demez olaydım! Önce böyle “Cubsk çıkı buf çubsçıkı çıkı” diye sesler gelmeye başladı çocuktan. Sesle birlikte tükürükler de geldi suratıma ama o anın şaşkınlığından fark edemedim, şimdi fark ettim. Sesin ve tükürüğün ardından çocuk başladı söylemeye:

Yargılıyorsun beni bol pantolonumla, beynindeki boşluklardan bol değil, sanma cahilim gördüğüne inanma, görmezden gelip geçerken yanından, fark etmediğin benliğine dokundum, sustun, korktun, bana dokundun, dokununca şapa oturdun,şapkamı tuttun, kendini unuttun, tamam otur, tamam sus, gördüğün bir düş ama ben kabusunum, şimdi çekil önümden, doğdum sokakta döndüm ölümden, ayrılma yanımdan, korkun varsa yarından, kal benimle ama sus!

Dudaklarımı öne doğru uzatıp gözlerimi çocuğa doğru patlattıktan sonra “Vay mınake!” diyerek içimden, sustum. Korktum açıkçası. Oturtuyo, korkutuyo, tükürüyo! Daracık asansördeyiz, şimdi bir şey desem kavga mavga çıkar, sustum hakikatten. Bir süre birlikte sustuk; gerçi ben ezik bir susuş yaşadım, o ise sallana sallana sustu. Çok rahat susuyordu çocuk. Bir süre sonra; nedendir bilmiyorum, o anın heyecanından herhalde,  “Öhöm!” diyerek öksürdüm, sonra da kısık ve titrek bir sesle “İ..İngilis anahtarı almaya gidiyorum ben” dedim. Demez olaydım! Çocuk başladı yine:

Cubuks cub çukubusk cubu cubu… Adamım duymadım seni, bilmezsin sen nefretimi, anahtarı bile olsa sevmem ingilizi, daldan dala dolaşırım, havada it gibi dalaşırım, ben geldim haydan ezelden, ebede hür giderim, hür yaşarım, çok savaşırım, ensene yapışırım, anlını karışlarım, kalbini avuçlarım, ooo yeaaah!

Sustum! Asansör zemin kata geldi, önce çocuk indi asansörden, arkadan ben inecektim ki, çocuk aniden geriye döndü, sağ elini yumruk yaptı;çok korktum beni dövecek diye! Sonra yumruğunu göğsünün üzerine götürüp iki kez vurdu göğsüne, sonra eliyle zafer işareti yapıp işaretleri gözüme dik şekilde uzatarak “Kendine iyi bak adamım!” dedi. Ben de aynı işareti yapmaya çalışırken “Ta..Tabi, olur!” dedim. İşareti yapayım derken nah yapabildim, neyse ki çocuk arkasını dönmüştü, görmedi. Bugün şanslı günümdeyim sanırım. Hemen koşa koşa kömürlüğe gittim, İngiliz anahtarını aldım ve asansöre geri döndüm. Bizim katın numarasına bastım ve yukarıya çıkmaya başladım. Çıkarken asansörün aynasından kendime baktım; elimdeki İngiliz anahtarı bana çok yakışmıştı ve bana inanılmaz bir güven vermişti. Aynaya bakıp, İngiliz anahtarını havaya kaldırdım, “Oww yeaa!” Alayınızın mına korum lan!” falan dedim. Birden bana baya büyük bir güven geldi. Evin kapısını çaldım, eşimin kapıyı açmasını beklerken kendime güçlü bir erkek pozu verdim: nefesimi ciğerlerime çektim, omuzlarımı havaya kaldırdım, kaşlarımı da kaldırdım ama ben sadece birisini kaldırabiliyorum onu kaldırdım, İngiliz anahtarını da kapıyı açanın kafasına vuracak şekilde tuttum. Eşim kapıyı açınca tam söze girecektim ki, “Nerdesin iki saattir yaaa! Bir sürü işim var ver şunu, salak!” demesiyle balon gibi söndüm “Ge..Geldim işte hayatım!” diyerek içeriye girdim. Sessizce rapçi çocuğu düşündüm. Acaba el hareketi yaptığımı görmüş müydü? Offf! Artık asansöre de binemem ben!

Blog Post

Ayin

Posted by Onur ALMIŞLAR in hikayem, yazdığım

Yetişkin insanlar evin salonunda toplanmışlardı. Herkes üçerli ve ikişerli gruplar oluşturmuş; kimisi dizilerden, kimisi maçlardan bahsediyordu, siyasetle ilgilenenler de vardı; niyeyse! Çaylar bardaklarda, çerezler tabaklarda, kah kahkahalar, kah bağırışlar arasında ilerleyen gecenin herkes için iyi geçtiği söylenebilirdi, biri hariç!

Evin hanımı “Evet, çayı biten var mı?” şeklindeki soruyu güler yüzle sorduktan sonra, salondaki insanlardan bazıları “Füüüüüüp! Hımmm! Evet lütfen!“, bazıları ise “Yok yahu bugün işyerinde çok içtik zaten!” şeklinde yetişkinsel isteklerini çayla ilgili duygu ve düşüncelerini belirtiler. Evin hanımı mutfağa doğru ilerlerken, salondaki kahkaha ve konuşma sesleri mutfağın kapısından dışarıya yayılıp gitti; tıpkı, misafirlerden birisinin mutfak masasının yanındaki sandalyede otururken içtiği sigaranın dumanı gibi; ne de pis kokuyordu şu zıkkım!

Evin hanımı çayları tazeleyip salona geri döndüğünde, salondaki insanlardan birisi “Yahu sizin çocuk nerede?” diye sordu. Birden herkes sustu! O ana kadar salonu dolduran gürültü kirliliği yerini ünlem işaretlerinin hijyenine bıraktı. Evin hanımı evin beyine, evin beyi önce evin hanımına, sonra salondaki misafirlere, sonra sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa baktıktan sonra karş… Yok yok o kamu spotuydu yahu! Evin beyi sağa sola baktıktan sonra koltukların arkalarına, halı altlarına baktı ve “Harbiden nerede?” diye soruya soruyla karşılık verdi; hiç bir şeyden haberi olmayan ve genellikle kontrolü hanımına bırakmış sıradan ve göbekli bir ev erkeğinin yaptığı gibi. Salon da bir anda karıştı! Hayır hayır, cümle düşük değil, sadece salondaki çayların sesiydi o, misafirler hep birlikte çaylarını karıştırdılar, bir anda olunca öyle oldu yani, o yüzden “salon da karıştı” dendi o cümlede aslında. Kimse endişelenmemişti evin hanımından başka çünkü kimsenin pek umurunda değildi evin çocuğu! Misafirler mesela, mikine bile takmadılar, evin erkeği desen tasalanmadı bile çünkü çocuktu en nihayetinde ve gidecek yoktu başka yeri. Ya odasındaydı ya da odalardan birisinde uyuyup kalmıştı. “Seni sorumsuz seni!” dedi yazar içinden evin adamına ve hikâye devam etti.

Evin hanımı salondan ayrıldı ve bir süre sonra yüzünde gülücüklerle geri döndü salona. Sanki dünyadaki tek güzel an o anmışçasına gülümsüyordu. Salondaki yetişkinlere kısık bir sesle seslendi “Gelin gelin Allah aşkına bir bakın şuna!” Salondaki yetişkinler hep birlikte geldiler. E evin hanımı gelin demişti ya, o nedenle işte. Önde evin hanımı arkada yetişkinler sürüsü ağır adımlarla ilerlediler çocuk odasına. Evin hanımı hafifçe araladı kapıyı ve yetişkinler Dalton Kardeşler gibisinden kafalarının birazını çıkarıp baktılar odadan içeriye. Evin çocuğu yatağına oturmuş, sırtına duvara vermiş, dizlerinin üzerine bir yastık koymuş, ellerini birleştirmiş ve anlamsız çocuk şarkıları söylüyor, anaokulundaki arkadaşlarıyla konuşuyor gibi yapıyordu. Yetişkinler bu duruma karşı gerzek yetişkin gülüşüyle tepki verdiler. Ama içlerinden birisi “Yahu bu çocuk normal değil!” diyerek böldü gülüşleri. “Bu çocuğun içine cin girmiş!” diyerek kapıda dizilmiş yetişkinlerin tüylerini diken diken etti! Tüyleri diken diken olan yetişkinlerden birisi dikenciyi desteklercesine lafa girdi “Evet evet! Ben bir filmde görmüştüm, gerçi orada şeytan giriyordu çocuğun içine Amerikan filmiydi o, ama bizim buraların cini meşhurdur, olabilir, cin girmesi bu!” dedi. Diğer bir yetişkin lafa girmeye devam etti “Kesinlikle! Bu çocuk ayin yapıyor! Aman Allah?ım!” dedi. Bir önce lafa giren yetişkin “İşte bak mesela o filmde de Aman Tanrım! Diye tepki veriyorlardı” dedi anlamsızcasına ne saçmacasına, aman be! Yetişkinler topluca salona doğru kaçıştılar, onlar salona giderlerken diken diken tüyleri de onları takip etti. Hepsi salonda birbirlerine bakarak olayı değerlendirirlerken, birden evin kapısı çaldı!

Bırrrr! Herkes çok korkmuştu bu kapı çalmasına ve tüyleri diken diken diken oldu. Yani o sırada birisi “Böööö!” diye bağırsa altlarına sıçmayacaklarını kimse garanti edemezdi. Evin hanımı kapıya doğru gitti, kapının üzerindeki o güvenlik deliğinden dışarıya baktı! O anda salondaki yetişkinler de heyecanla ve sessizce ve ayrıca yutkunarak kapıda kimin olduğunu merak ediyorlardı. Evin hanımı salondaki yetişkinlere baktı ve “Kapıcı Cafer efendi!” dedi. Herkes derin bir oh çekti. Evin hanımı kapıyı açtı ve biraz önce yusuf yusuf yapan o değilmişçesine büyük bir cesaretle Cafer efendiye sordu “Hayırdır Cafer efendi?” Cafer efendi “Nursiye hanım, anahtarınızı kapının üzerinde unutmuşsunuz!” dedi. Evin hanımı “Hadi yaa! Ay çok sağolasın!” diyerek teşekkürlerini iletti. Ardından “Ya, Cafer efendi, sen bilirsin bu cin girme olaylarını. Bizim kız sanırım ayin yapıyor içeride, bir baksan” dedi. Cafer nereden bilecekse artık! Cafer efendi de her şeyi bilen Türk insanı edasıyla “Dur bi bakayım!” diyerek girdi içeriye. Görsen sanki cin işleri bakanıydı. Önde Cafer efendi, arkada evin hanımı ve onların arkasında da üç boy farkla salondaki yetişkinler çocuğun odasına doğru yola çıktılar. Çocuğun odasına geldiklerinde Cafer efendi kapıdan şöyle bir baktı içeriye doğru. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı ve “Yahu ne ayini, ne cini! Bu çocuk yalnızlıktan kendi kendine oyun icat etmiş oynuyor!” dedi. Yetişkinler “Hönk!” diyerek şaşırdılar bu cevaba. Cafer efendi devam etti “Ulan, asıl ayini siz yapıyorsunuz, televizyonun karşısında, mağaza önlerinde, oto galerilerin içinde kendinizden geçiyorsunuz, böyle ev gezmelerinde veya gezmeye gitmediğiniz zamanlarda da evde çocuklarınızı yalnız bırakıyorsunuz!” dedi. Yetişkinler “Ama Cafer efendi, çocukların her şeyleri var ya; bebekleri, bilgisayarları, telefonları, odaları! Daha ne yalnızlığı?” diye sordular. Cafer efendi sustu, bir elini kirli sakalına götürdü, biraz kaşıdı. Cafer efendi o an o kadar susmuştu ki, sakalının kaşıntı sesi (Bknz. hırş hırş) tüm evde yankılandı. Sonra devam etti konuşmaya “Evet, şimdiki çocukların her şeyleri var ama hiç kimseleri yok!” dedi. Sonra da “Çöp neyin var mı abla?” diye sordu. İnce, kısık ve titrek bir “Y..o..k!” cevabından sonra olay mahallinden ayrıldı.

Herkes şoktaydı çünkü indirim vardı. Evin hanımı şokun etkisiyle kapıyı yavaş yavaş kapatırken bir el girdi kapıyla kasası arasına. Javıs filmindeki müzik çalmaya başladı birden, herkes yine diken diken olmuştu tüylerinden ki, Cafer efendi seslendi kapı aralığından kafasını uzatarak “Abla geçen ayın aidatını da vermediniz, bir ara geçerken bırakırsınız, vallaha yönetici de bana kızıyor sonra” diyerek geldiği gibi gitti.