yaşadığım

Blog Post

Zaman zaman!

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

,

Şu sıralar en çok ihtiyacım olan şey zaman planlaması. İnanılmaz derecede dağınık, faydasız, ve etkisiz bir zaman kullanımım var. Film ve dizilerde çok sık kullanılan bir sahne gibi; işe geç kalan kişi, hazırlanmış olan kahvaltı sofrasına hızlıca yanaşır; sevdikleriyle fişek gibi bir selamlaşmadan sonra bir parça peynir, bir parça ekmek ve meyve suyundan (dizisine göre çay, kahve) bir yudum alır “Geç kaldımmm!” diyerek paldır küldür masadan ve evden uzaklaşır. Halim biraz böyle.

Blog Post

“TÜRK TELEKOM’DAN ARIYORUM!” – BU TUZAĞA DÜŞMEYİN!

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

Merhaba değerli dostlar,

Son yıllarda çokça yaşanan telefonla pazarlamada tüketiciyi kandırmaya yönelik girişimlerden birisine denk geldim. Geçen gün 0212 824 07 48 numaralı telefondan arandım. “TÜRK TELEKOM’DAN ARIYORUM!” Diye başlayan konuşmanın sonunda arayan kişinin Türk Telekom’dan olmadığını, bana Millenicom isimli internet firmasının paketini satmaya çalıştığını fark ettim. Burada suçlu olan Millenicom mu, yoksa onların adını kullanan başka birisi mi, bilemiyorum? Fakat “dolandırılıyorum” düşüncesi oluşturan bu telefon aramaları sonucunda Millenicom ismi şüpheli durumuna düşüyor. Eğer bu Millenicom’a ait bir iş değilse bir basın açıklaması, bilgi, bildirim yaparak tüketicileri uyarması gerekir!

Blog Post

İstasyon

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

Yetişkinlikten sonra hayatta karşılaştığım en zor soru “Mesleğiniz nedir?” oldu. Bu soruyu cevaplamaya çalışırken en az otuz saniye düşünüyorum! Sahiden, benim mesleğim ne? Belgelerle konuşursam mesleklerim; direksiyon usta öğretici, motor usta öğretici, trafik usta öğretici, elektrik teknikeri, sosyolog ve felsefe öğretmeni. İçlerinden sadece direksiyon usta öğreticilik işinde ustalaşabildim. Altı yıl direksiyon dersi verdim.İlk yıllarda severek yaptım ama sonra Türkiye’de trafik, trafikteki saygısızlar… Bıraktım.

13152373425_e66106330c_z

Şimdi ne iş yapıyorum? Mimari proje çizimi. Hah! Al bakalım. Bence benim sorunum bir alanda uzmanlaşamamış olmam. Ya da hayat ve ülke şartlarının buna izin vermemesi (sorumluluk alma hiç sen!). Şimdiki aklım olsa (her yanlış trene binenin henüz istasyona gelmemiş gençlere dediği gibi) bir alanda uzmanlaşırdım. Mesela berber olmak isterdim. Belki çoğu insan gıcır gıcır giyinip, modern ofislerde işler istiyor. Bence önemli olan bir alanda uzmanlaşmak, işini sevmek (sevdiğin işi yapmak) ve mutlu olmak. Bir berber bir yakalıya (mavi, beyaz, pembe) gel bu ay sana borç vereyim demiş, der. Der abicim! Bir berber bir banka çalışanından daha fazla kazanır! (yakanın pozisyonuna göre değişir, genel başlangıç seviyesi yakalar için diyorum).

Elbette önemli olan para kazanmak değil (önemli olan pazar kazanmak), işini sevmek ve işinde uzmanlaşmak. Ama bunun için de önceden hedef koymak lazım. İnsanın kendisini tanıması, ne istediğini bilmesi lazım. Yeteneklerinin, ilgi alanlarının ve enerjisinin farkında olması lazım. Bazı kişilerden; eş, dost ve çevremizdeki müsait kişilerden destek almak lazım. Eğer kendimizi tanırsak, yönümüzü belirlersek ne iş olursa olsun mutlu oluruz (yani filmde öyle oluyordu)

Bazen insan fantastik şeyler düşünüyor. Mesela mesleği fotoğrafçılık olsun istiyor. Tamam, kimi zaman etrafımızda o hayalini kurduğumuz işe (ama bize uymayan) uygun materyaller ve ortamlar mevcut oluyor ama bir türlü hayalimiz olmuyor. Çünkü fantezi ile gerçeği ayıramıyoruz. Hangisi işimiz olmalı hangimiz hobimiz olmalı ayırt edemiyoruz. Hedeflerimizi nişanlarken gerçekleri her zaman yanımızda bulundurmamız lazım.

Benim için geç oldu (hiç bir zaman geç değil), 38 yaşında hedefimi koydum. Artık kpss kovalamıyorum. Benim mesleğim proje çizmek olacak. Bu işten zevk alıyorum. Aslında daha önce yaptığım bir işe çok benziyor; şimdiye kadar zevk alarak yaptığım tek iş web tasarım idi. Ama o da olmadı (neden?).

10352770814_3b09993bed_z

Mimari proje çizmek web tasarım yapmak gibi. En azından benim için öyle. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor, iş yaparken dünya ile bağlantım kesiliyor. Normalde “iş bitse de eve gitsem” derdim (sen de dersin, işini sevmeyen herkes der), şimdi böyle bir şey aklıma bile gelmiyor. İşimi seviyorum.

Umarım, henüz tren istasyonuna gelmemiş olan genç yolcular, gerçekten nereye gitmek istediklerini bilerek gelirler. Tren kaçmaz! Treni kaçırmak önemli değil! Hem nereye gideceğini bilmiyorsan, kaçan trenin ne önemi var? Önemli olan nereye gideceğinizi bilmek! Nereye gideceğinizi bilirseniz koşarak, yürüyerek, gerekirse sürünerek de gidersiniz.

Bol şans…

Blog Post

İşsiz insan ne yapar?

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

DİKKAT BU YAZI BOL MİKTARDA IVIR ZIVIR İÇERİR

Tüm işsizleri inceleme fırsatım olmadığı için kendi işsizliğimi ve yaptıklarımı yazıyorum. Bir kere çok pişman olur. Keşke şu konuda uzmanlaşsaymışım der durur. Çünkü belirli bir konuda uzmanlaşamayınca iş arama sırsında çok zorluk çeker. Neden? İş ilanlarına bakarken yapmak zorunda olacağı değil de yapmak istediği mesleklere bakar. Mesela; grafik tasarım, gazetecilik, öğretmenlik, reklamcılık vs. Ama bu konuların hiç birisinde uzmanlaşamamıştır. O zaman hangi iş ilanına bakması gerektiğini bilemez. Ne kadar diploması, sertifikası olursa olsun, diploması veya sertifikası olmayan işleri seçmek zorunda kalır. Firmalar az da olsa deneyim ararlar. Ama bu deneyim bende yoktur.

Kısaca okul ve iş tecrübelerimden bahsedeyim. Çocukken hepimize “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlardı. Çocukluğun verdiği hayal gücüyle çoğumuz “Astronot” falan diye salardık. Bazı çocuklar (o zamandan belliler bunlar) gerçekçi davranıp, ulaşabilecekleri meslekleri seçerlerdi. Yani tabi bazıları ailesinin meslekleriydi. Benim ailemin belirgin bir mesleği yoktu. Diplomasız ve sertifikasız yapılabilecek mesleklerdendi. Aslında benim hayalimdeki meslek öğretmenlikti. Bu kararımı beşinci sınıftayken vermiştim. Üçüncü sınıfların öğretmenleri o gün gelmemişti ve öğretmenimiz sınıfımızdan birisini üçüncü sınıflara göz kulak olmak için gönderecekti, beni seçti. O gün sınıfta saygı gördüğümü, o küçüklere bir şeyler öğrettiğimi ve beni dinleyip dediklerimi uyguladıklarını gördüğümde bu işi yapmak istediğimi düşünmüştüm. Neyse…

17878955553_527950becd_z

Meslek lisesi okudum, elektrik bölümü. Ailem “İleride üniversiteyi kazanamaz zaten mesleği olsun” diye oraya gönderdi. Ama benim resim yapmaya yeteneğim vardı, ortaokul hocam “Ailene söyle seni güzel sanatlara yollasınlar, çok yeteneklisin” demişti ama ailem pek sallamadı. Lise bitti, elektrik teknisyeni unvanını aldım. Sıra geldi üniversiteye. Herkes bir yerleri kazandı, ben kazanamadım. (Aslında elektrik hiç sevmediğim bir meslekti, yani yapmak istemiyordum. Zar zor mezun oldum zaten.) Ek kontenjan başvurularından iki yıllık elektrik teknikerliği bölümü kazandım ve sırf üniversite okumuş olmak için gitmek istedim. Çünkü tüm arkadaşlarım bir yerlerde okuyorlardı ben öyle boynu bükük kalmıştım. Neyse, zar zor yüksekokulu da bitirdim ve elektrik teknikeri unvanını aldım. Bu unvanlarla ilgili hiç bir işte çalışmadım. Okul hayatı bitti, askere gittik, geldik ve hayatla yüzleşme zamanı. İş bulmam lazım çünkü evleneceğim. Ama nerede çalışacağım? Diplomalarım var ama uzmanlığım yok (isteğim de yok). Bir kaç iş denemesi yaptım; danışma, ön muhasebe, web tasarım vs olmadı olmadı. Bir işte en fazla bir yıl çalıştım. Sadece web tasarım işinde üç yıl çalıştım o da kendi işim diye ama daha önemlisi çok seviyorum diye. Tasarım işleriyle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Zaman bana yetmiyordu. Bazı zamanlar uyumadan ertesi güne devam ediyordum ama bu beni hiç yormuyordu. Sonra çürük tasarımcıı olduğumu; insanlara kaliteli, profesyonel hizmet veremeyeceğimi anlayınca o işleri de bıraktım. Tabii bu işlerin merkezine uzak bir yerde yapmaya çalışıyordum çalışmalarımı; ne yardım alabileceğim birileri, kendimi geliştirebileceğim ortamlar yoktu, sadece internet. Ama bahane üretmeye gerek yok!

Sonra direksiyon usta öğreticisi sertifikası aldım. Ve yeni unvanım direksiyon hocası oldu. En çok bu işi yaptım ve en çok bu işte tecrübelendim. Daha sonra AÖF’de sosyoloji bölümü açıldığını öğrendim ve başvurdum. Sosyoloji okudum ve yeni unvanım sosyolog oldu. Açıktan olduğu kadar işte… Daha sonra formasyon alabildiğimizi öğrendim ve pedagojik formasyon aldım. Artık yeni unvanım öğretmen olmuştu. İnsan bir hayalinin ucunu yakalayınca bırakmak istemiyor. Yani hayat bana daha önce sırtını döndüğü bir konuda şimdi kucak açmıştı ama bu kez de kpss sınavına girip yüksek puan almak lazımdı ama çok yüksek. Felsefe öğretmeni hem alım olarak az hem de sınava grenler çok yüksek puanlar alıyorlar. E şimdi sabah işte çalışıp, akşam çocukların derslerine yardım edip, çocukları uyutup, saat 22:00’den sonra ders çalışmak ve bu şekilde sınavı kazanmak çok zor. Zaten saat 22:00’den sonra uyku basıyor, günün yorgunluğu, kafanın doluluğu… Yine bahane bulmayayım çünkü nice insan bu sınava çok zor şartlarda giriyor, kadınlar var çocuk bakıyor, yemek yapıyor, çamaşır, bulaşık, bir sürü iş güç. Ama bana zor geliyor yani.

Velhasıl kelam, bir gün işsiz olarak ortada kalınca, uzmanlığın da yoksa, hele ki yaşın otuz sekiz olmuşsa ne yapacağını şaşırıyorsun. İşsiz insan ne yapar? Her gün iş ilanlarına bakar ama kendisine göre bir iş bulamaz. İnternetten para kazanma yolları arar, yapmak istediği işle ilgili sağa sola cv bırakır; belki birisi döner diye. Strese girer, uyur, sigara içer, internette zaman geçirir. Önce kitap mı yazsam der, sonra fotoğraf mı çekseme gelir, yok yok şiir kitabımı çıkarayım der. Yurtdışına çıkmanın yollarını arar, burada uzmanlığı yokken oralarda ne bok yiyeceğini düşünür. Bu kadar çok diploma ve sertifikası olmasına rağmen bir iş bulamadığı için kudurur, sonra diploma mı iş yapıyor der sakinleşir. Sabah programı izler, sıkılır, iş ilanlarına bakar, strese girer ve uyur. Kalkar şehri dolaşır ve kendine göre uygun bir iş arar, bulamaz. Olmadık hayallere kapılır, sihirli bir değneği olan peri gelecek sanır, piyango oyunlarından para çıkacak, böyle bir şeyler olacak hissediyordur ama bir bok olmaz. O beklediği an hep gelecekmiş gibi düşünür vs vs.

Ama sanırım işsiz ve çaresiz insan yaratıcı olur. Kendisini bu kuyudan çıkarmanın yollarını arar. Umarım…

Blog Post

Mazlumun kartları

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

Bir keresinde, sürekli sigara aldığım bakkaldan yine sigara almaya gittiğimde, bakkalın bahçesinde futbol maçı yapan çocukları izliyordum. İçlerinden birisi topun sahibiydi ve o ne derse o oluyordu; tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi. Çoğu zaman topun sahibi olan çocuk oyunun tüm kurallarını alt üst eder ve kendi kurallarını koyar. Kimler oynayacak, kimler oynamayacak, hangi takım daha güçlü olacak, hangisi daha güçsüz olacak, penaltı mı, korner mi, üç korner bir penaltı mı, faul mü, her şey topun sahibinin kararına bağlı! İşte bakkalın bahçesinde oynayan çocukların içinde de topun sahibi olan bir çocuk vardı. Oyunda hakem de vardı fakat bu oyundaki hakemi seçen topun sahibi değildi. Oyundakilerin hepsinin ortak kararıyla seçilmişti hakem. Demokrasi gibi bir şey!

Maç esnasında atak yapan takımın bir oyuncusu rakip kalenin yakınlarında rakip oyuncuya çalım atmaya çalışırken topun üzerine bastı ve düştü. Yerdeyken “Penaltı!” diye bağırdı. Penaltı falan yoktu, çocuk topa basıp kendisi düşmüştü, kabak gibi herkes görmüştü. Hakem olan çocuk “Hayır penaltı değil” dedi, yere düşen çocuk “Sktir lan penaltı işte” dedi, hakem olan çocuk “Hayır yaa! Kendin düştün” dedi, yere düşen çocuk “Sana ne oğlum, top benim değil mi” dedi, hakem olan çocuk “Ama hakem benim” dedi, yere düşen çocuk “Çık lan oyundan, hakem makem değilsin!” dedi, hakem olan (o anda hala hakemdi) çocuk “Hakemim işte” dedi, yere düşen çocuk yerden kalktı, topu eline aldı ve “Skrm lan seni!” diyerek hakem olan çocuğun yüzüne degaj çekti, top, hakem olan çocuğun yüzüne çarptı, çarpmanın şiddetiyle hakem olan çocuk yere düştü. O sırada oyundaki hiçbir çocuk yaşanan olaya müdahale etmedi, sessiz sessiz olanları izlediler, tıpkı benim gibi.

Hakem olan çocuk yere düşmüş ve ağlıyordu. Salya sümük yerden kalktı, oyunu terk eder pozisyonda; geri geri gidiyor ve hem ağlayarak hem de kızgın bir ifadeyle “Sana sarı kart, sarı kart, sarı kart, bi kırmızı kart, bi sarı kart, bi kırmızı kar daha!” diye bağırıyordu.

Eskiden hakem olan çocuk saçmalayan kart cezalarıyla salya sümük evine doğru koşa koşa gitti. Topun sahibi çocuk topu penaltı noktasına dikti ve şutunu çekti. Top direğin yanından dışarıya çıktı ama topun sahibi çocuk “Goollllll!” diye bağırarak kendi takım arkadaşlarına doğru koştu. Herkes gol olmadığını biliyordu ama şimdi, durduk yere yüzüne degaj yemenin ne anlamı vardı?

Ben oradan ayrılırken oyun tüm saçmalığıyla devam ediyordu.Ne maçtı ama!

Blog Post

83 Numaralı formayı giyen çocuk

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm, izlediğim, yaşadığım

O kadar ihtiyacımız var ki! Neye olduğuna siz karar vereceksiniz çünkü eğer bir şeye ihtiyacınız varsa bu sizinle ilgili. Benim de bir şeye ihtiyacım var ama ne olduğuna karar veremedim. Sanırım hayatımın istediğim şekilde olmamasının nedeni de bu kararsızlığım. Ne olacağıma, ne istediğime karar veremedim. Bazen kendimi havaya sıkılmış bir kurşun gibi hissediyorum; hedefsiz, denk gele, boşuna atılmış kör bir kurşun. Ben kararsızım!

Birçok şeye yeteneğiniz olabilir ve bunlarda başarılı da olabilirsiniz ama bu durum herkes için geçerli değil. Şu ana kadar yaşadıklarımdan -eğer yaşadıysam- anladığım en önemli şey şudur: Hayatta bir hedefiniz olacak ve o hedefte ilerleyeceksiniz. Dur şunu da yapayım, dur bunu da deneyeyim, biraz da bununla ilgileneyim derken bir bakıyorsunuz ki, yolun sonuna gelmişsiniz. Zaten yolun sonuna geldiğinizde pek fazla seçeneğiniz de kalmıyor. Elinizde hayal kırıklıkları, kolunuzda boşa geçen zamanlar, cebinizde üç kuruş, arkanızda bir ömür…

Ben kendimi hep büyük bir kıta gibi gördüm. O kadar güzel, o kadar muhteşemdim ki, mutlaka keşfedilmeliydim. Mutlaka bir gün bir Kristof Kolomb gelecek ve beni keşfedecekti. Zaman ilerledikçe anladım ki, ben keşfedilecek bir kıta değil, o kıtada yalnız başına kalan sıradan bir insanmışım. Ömür boyu kıtada tek başıma kalamayacağımı anladım. Keşfedilmeyi bırakıp o kıtadan kurtulmalıydım. Bir kağıt buldum önce, sonra bir kalem, sonra bir şişe. Kağıda bir şeyler yazıp şişenin içine koydum, sonra da şişeyi denize attım ve birisinin o şişeyi bulup bana geri dönmesini istedim. Bir gün o şişe geri geldi; içinde yazdıklarımı okuyan birisinin yazdıklarıyla. Sonra şişeye başka bir mesaj yazıp tekrar denize attım, bir zaman sonra şişe başka bir mesajla geri geldi. Sonra, bir şişe daha gönderdim uzaklara… Bekledim, çok bekledim ama şişe geri gelmedi. Sonra, şişeyi de, kıtadan kurtulmayı da bir kenara bıraktım, her şeyden vazgeçip, kıtanın kuytu bir köşesinde karamsarlığıma saklandım. Pes ettim, vazgeçtim, boş verdim.

Bir gün, karamsarlığıma sarılmış, hayata dön rüzgârından korunurken, başımın ucunda bir şişe gördüm. Önce gözlerimi ovaladım, uzun uzun şişeye baktım. Sonra üstümden atıp karamsarlığımı etrafıma bakındım. Her şeyden umudu kesmişken, vazgeçmişken, boş vermişken ve beklesem bile denizden gelmesini bekleyecekken şişenin, başucumda olması. Ama nasıl, kim, neden? Derken, yanımda; içinde yazılmış bir mesaj bulunan şişeyi bulmam bana güç, heves verdi, beni ateşledi. Yazmayı çok özlemişim!

Şimdi, bu yazıyı bu paragrafa kadar okuduysanız, haklı olarak “Tamam da birader, bu 83 numaralı formayı giyen çocuk nerede?” diye sorabilirsiniz. Şimdi o çocuğa geleyim. O çocuk, çok sevdiğim filmlerden birisi olan “Yenilmez/Invincible“in bir sahnesinde görünen çocuktur.

“Dikkat! Yazının bu bölümü film hakkında detaylar içermektedir (Spoiler)”

Vince Papale Philadelphia Eagles futbol (Amerikan) takımının ateşli bir taraftarıdır. Kendisi de gayet iyi bir oyuncudur ama profesyonel değildir. Philadelphia Eagles kötü günler geçirmektedir. Takım bir türlü istenen başarıyı elde edememiştir. Takımın başına yeni getirilen antrenör belki bir çözüm olacağını düşünerek takım için seçme yapılacağını ve bu seçmelere vatandaşların da katılacağını söyler. Vince Papale de bu seçmelere katılmayı düşünür. Vince Papale seçmelere katılacağı zamanlarda tıpkı Philadelphia Eagles gibi kötü günler geçirmektedir. İşsizdir, karısından boşanmıştır. Vince Papale seçmelere girer ve kazanır. Fakat seçmeleri kazanması takımda oynayacağını göstermez. Aslında kendisi de pek inanmamaktadır takıma girebileceğine. Takımla yapılan idmanlarda yaşadığı zorluklar, arkadaşlarının ve babasının işten çıkarılmaları, kendisinin işsizliği ve bir de bu saatten sonra futbol neyime, bana buradan ekmek çıkmaz düşüncesi Vince Papale’yi iyice karamsarlığa sokmuştur. Vince “haddini” bilip futbol rüyasını bırakmayı, bir iş bulmayı ve normal vatandaş gibi yaşamayı düşünmektedir. İşte bu umutsuzluğun içindeyken, tam vazgeçmişken, boş vermişken, pes etmişken, arabasıyla bir sokaktan geçerken, bir bahçede top oynayan çocuklardan birisi arabasının önünü keser. Çünkü top Vince Papale?nin arabasının önüne düşmüştür. Vince boş boş çocuğun topu almasını ve oynadıkları bahçeye dönmesini izlerken, çocuğun sırtındaki formayı görür! Çocuğun giydiği o forma Philadelphia Eagles formasıdır ve formanın numarası “83”tür. O numara Vince Papale’nindir. İşte o an Vince için her şey değişir. 83 numaralı formayı giyen çocuk Vince Papale’nin umudu olmuştur, O’nu gaza getirmiştir, heveslendirmiştir, umutlandırmıştır, ateşlemiştir. Tıpkı, karamsarlığının içinde yumak olmuş benim o şişeyi gördüğüm gibi.

 
“Spoiler sonu”

Bir Vince Papale olmasam da, O’nun kadar inanmasam da, başaramasam da, en iyi ve en sevdiğim şeyi yapmaya devam ediyorum. Yazmayı seviyorum.

Hayat, bazen, 83 numaralı formayı giyen çocukları çıkarıyor karşımıza. İyi de yapıyor. Onlara ihtiyacımız var! İyi ki o 83 numaralı formayı giyen çocuklar varlar, iyi ki umut var, iyi ki!

Teşekkürler Doğa!