Blog Post

İstasyon

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

Yetişkinlikten sonra hayatta karşılaştığım en zor soru “Mesleğiniz nedir?” oldu. Bu soruyu cevaplamaya çalışırken en az otuz saniye düşünüyorum! Sahiden, benim mesleğim ne? Belgelerle konuşursam mesleklerim; direksiyon usta öğretici, motor usta öğretici, trafik usta öğretici, elektrik teknikeri, sosyolog ve felsefe öğretmeni. İçlerinden sadece direksiyon usta öğreticilik işinde ustalaşabildim. Altı yıl direksiyon dersi verdim.İlk yıllarda severek yaptım ama sonra Türkiye’de trafik, trafikteki saygısızlar… Bıraktım.

13152373425_e66106330c_z

Şimdi ne iş yapıyorum? Mimari proje çizimi. Hah! Al bakalım. Bence benim sorunum bir alanda uzmanlaşamamış olmam. Ya da hayat ve ülke şartlarının buna izin vermemesi (sorumluluk alma hiç sen!). Şimdiki aklım olsa (her yanlış trene binenin henüz istasyona gelmemiş gençlere dediği gibi) bir alanda uzmanlaşırdım. Mesela berber olmak isterdim. Belki çoğu insan gıcır gıcır giyinip, modern ofislerde işler istiyor. Bence önemli olan bir alanda uzmanlaşmak, işini sevmek (sevdiğin işi yapmak) ve mutlu olmak. Bir berber bir yakalıya (mavi, beyaz, pembe) gel bu ay sana borç vereyim demiş, der. Der abicim! Bir berber bir banka çalışanından daha fazla kazanır! (yakanın pozisyonuna göre değişir, genel başlangıç seviyesi yakalar için diyorum).

Elbette önemli olan para kazanmak değil (önemli olan pazar kazanmak), işini sevmek ve işinde uzmanlaşmak. Ama bunun için de önceden hedef koymak lazım. İnsanın kendisini tanıması, ne istediğini bilmesi lazım. Yeteneklerinin, ilgi alanlarının ve enerjisinin farkında olması lazım. Bazı kişilerden; eş, dost ve çevremizdeki müsait kişilerden destek almak lazım. Eğer kendimizi tanırsak, yönümüzü belirlersek ne iş olursa olsun mutlu oluruz (yani filmde öyle oluyordu)

Bazen insan fantastik şeyler düşünüyor. Mesela mesleği fotoğrafçılık olsun istiyor. Tamam, kimi zaman etrafımızda o hayalini kurduğumuz işe (ama bize uymayan) uygun materyaller ve ortamlar mevcut oluyor ama bir türlü hayalimiz olmuyor. Çünkü fantezi ile gerçeği ayıramıyoruz. Hangisi işimiz olmalı hangimiz hobimiz olmalı ayırt edemiyoruz. Hedeflerimizi nişanlarken gerçekleri her zaman yanımızda bulundurmamız lazım.

Benim için geç oldu (hiç bir zaman geç değil), 38 yaşında hedefimi koydum. Artık kpss kovalamıyorum. Benim mesleğim proje çizmek olacak. Bu işten zevk alıyorum. Aslında daha önce yaptığım bir işe çok benziyor; şimdiye kadar zevk alarak yaptığım tek iş web tasarım idi. Ama o da olmadı (neden?).

10352770814_3b09993bed_z

Mimari proje çizmek web tasarım yapmak gibi. En azından benim için öyle. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor, iş yaparken dünya ile bağlantım kesiliyor. Normalde “iş bitse de eve gitsem” derdim (sen de dersin, işini sevmeyen herkes der), şimdi böyle bir şey aklıma bile gelmiyor. İşimi seviyorum.

Umarım, henüz tren istasyonuna gelmemiş olan genç yolcular, gerçekten nereye gitmek istediklerini bilerek gelirler. Tren kaçmaz! Treni kaçırmak önemli değil! Hem nereye gideceğini bilmiyorsan, kaçan trenin ne önemi var? Önemli olan nereye gideceğinizi bilmek! Nereye gideceğinizi bilirseniz koşarak, yürüyerek, gerekirse sürünerek de gidersiniz.

Bol şans…

Blog Post

Organik yumurta organik mi?

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

“Yarım kilo yoğurt, iki ekmek, on yumurta.”

Bakkalların içerisinde hissedilen nemlenmiş bisküvi kokusunun içinde duyulan bu ses… Hey gidi günler! O zamanlar sadece isterdik; iki tane, yarım kilo, yüz gram vs. Şimdi istemeden önce “Organik mi?” diye soruyoruz. Bugün markette yufka alırken, arkamdan bir ses “Organik mi bu yumurtalar?” diye sordu önümdeki market çalışanına. Çalışan da “Şu şeffaf kutudakiler organik abi” de cevap verdi. O an daha önceden de düşündüğüm gibi düşündüm yine “Organik mi?” Yani ne bileyim! Organik mi kaldı?

Organik/Organik gıda için TDK:

“Doğal yolla yapılan”.

Wiki:

“Organik gıda, en basit anlatımıyla tarım ürününün işlenmesinde, yetiştirilmesinde hiçbir kimyasal madde kullanılmayışıdır. Bunun yanında genetiği değiştirilmemiş ürünler de bu isimle anılır. Tarım ürününü yetiştirmek için hiçbir tarım ilacı ve yapay ürün kullanılmaz. Eğer üretimde yapay herhangi bir yardımcı madde kullanılırsa bu ürünler organik ürün olmaktan çıkar. Dünyada gelişmiş ülkeler de bu sorun büyük oranda çözülmeye doğru gitmiştir. Bu konuda denetimi kabul eden şirketler organik ürün sertifikası almaktadır. Ürünlerini doğal ürün, organik ürün adı altında satmaktadırlar.”

Marketteki insan:

“Bunlar organik mi?”,”Organik yumurta var mı?” diyor.

fresh-white-copy-dinner-food_1253-326

Ben:

Marketteki insanın demek istediği organiklikte organik bir şey yok diyorum. Neden diyorum? Mesela yumurta, TDK’ya göre organik çünkü yumurta doğal yolla yapılıyor. Tavuk yumurtluyor. Laboratuarda yapılmıyor (İleride belki de laboratuarda yapılan yumurta köyde tavuğun yaptığından daha organik olacak). Ama marketteki insanın organik anlayışı “Yahu bunlar fabrikadan mı, yoksa köyden mi?”, “Katkı maddesi var mı, yok mu?”. Yani yumurta bu ne katacaklar içine, Kinder mi bu tavuklar?

Yaşadığım yerden örneklendireyim. Rize’nin köylerinde tavuklar var. Bu tavukların yumurtaları organik mi? Bence değil! Buralarda tarım ürünü olarak çay var. Çaya organik olmayan gübre atılıyor. (Kalkacak o gübre ama iş işten geçti) Bu insanlar köylerine organik olmayan araçlarla çıkıyorlar. Köye gidenlerin çoğu (bazı köylerde hala köy yaşamı olsa da) yoğurdu, sütü, yağı şehirdeki büyük marketlerden naylon poşetlerde alıyorlar. Televizyon, internet, cep telefonu yanlarında var. Organik olmayan çöplerini köye bırakıyorlar. Yani organik olmayan bir köy hayatı var. İnsanlar da organik değil, bu ortamda yumurtlayan tavuk nasıl organik? Belki tarıma ilk geçildiği, tavuğun ilk evcilleştirildiği zamanlarda organiktiler ama şimdi organik olması zor, diye düşünüyorum. Çok ta takmıyorum ama düşünüyorum ara sıra. Dedem dese, köyden gelse “Al oğlum bak bu organik yumurta!” çok şey yapmam yani, önemsemem.

Şimdi İnstagram, Twitter veya Facebook  profillerimiz gibi sahte her şey. Markette bir sepete biraz saman, yumurtalara biraz toprak ve bok sürdün mü tamamdır. İçimiz rahat olsun yeter! Organik ayol!

Blog Post

İyi derecede İngilizce bilen…

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

Profesyonel bir işsiz olarak işimin bir parçası olarak sabah, öğlen ve akşam iş ilanlarına bakıyorum. Dün bir iş ilanına bakarken “İyi derecede İngilizce bilen” aranan özelliğine denk geldim ki bu çok aranan bir özellik. Ama  ilk başta normalmiş gibi gelen bu özelik şimdilerde bana biraz garip gelmeye başladı. Neden? Yani, ne bileyim, hangi firma “Çat pat İngilizce bilen” diye ilan verir ki! Belki de vardır, hiç araştırmadım ama İngilizce ya biliniyordur ya da bilinmiyordur. Derdini anlatacak kadar İngilizceyi dertli olanlar kullansınlar ama bir firma “İngilizce bilen” birisini arıyorsa bu kişi İngilizce biliyor olmalı. Acaba “Derdini anlatacak kadar İngilizce bilen” ilanı da var mı? Aslında düşündüm de, bir dizide çat pat İngilizce bilen biri canlandırılacaksa, o rol için böyle bir ilan verilebiliyordur falan.

Bir de bu CV doldururken “İngilizce seviyesi” diye bir bölüm var. Genellikle başlangıç / orta / ileri düzey gibi seçenekler var. Kime göre başlangıç? Bir İsveçliye göre mi orta? Babaanneme göre mi ileri? Saçma oldu! Olsun.

İngilizceyi öğrenemediğim için kendime kızgınım! Derdimi anlatacak kadar bir şeyler yazmak istedim.

Blog Post

İşsiz insan ne yapar?

Posted by Onur ALMIŞLAR in yaşadığım

DİKKAT BU YAZI BOL MİKTARDA IVIR ZIVIR İÇERİR

Tüm işsizleri inceleme fırsatım olmadığı için kendi işsizliğimi ve yaptıklarımı yazıyorum. Bir kere çok pişman olur. Keşke şu konuda uzmanlaşsaymışım der durur. Çünkü belirli bir konuda uzmanlaşamayınca iş arama sırsında çok zorluk çeker. Neden? İş ilanlarına bakarken yapmak zorunda olacağı değil de yapmak istediği mesleklere bakar. Mesela; grafik tasarım, gazetecilik, öğretmenlik, reklamcılık vs. Ama bu konuların hiç birisinde uzmanlaşamamıştır. O zaman hangi iş ilanına bakması gerektiğini bilemez. Ne kadar diploması, sertifikası olursa olsun, diploması veya sertifikası olmayan işleri seçmek zorunda kalır. Firmalar az da olsa deneyim ararlar. Ama bu deneyim bende yoktur.

Kısaca okul ve iş tecrübelerimden bahsedeyim. Çocukken hepimize “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlardı. Çocukluğun verdiği hayal gücüyle çoğumuz “Astronot” falan diye salardık. Bazı çocuklar (o zamandan belliler bunlar) gerçekçi davranıp, ulaşabilecekleri meslekleri seçerlerdi. Yani tabi bazıları ailesinin meslekleriydi. Benim ailemin belirgin bir mesleği yoktu. Diplomasız ve sertifikasız yapılabilecek mesleklerdendi. Aslında benim hayalimdeki meslek öğretmenlikti. Bu kararımı beşinci sınıftayken vermiştim. Üçüncü sınıfların öğretmenleri o gün gelmemişti ve öğretmenimiz sınıfımızdan birisini üçüncü sınıflara göz kulak olmak için gönderecekti, beni seçti. O gün sınıfta saygı gördüğümü, o küçüklere bir şeyler öğrettiğimi ve beni dinleyip dediklerimi uyguladıklarını gördüğümde bu işi yapmak istediğimi düşünmüştüm. Neyse…

17878955553_527950becd_z

Meslek lisesi okudum, elektrik bölümü. Ailem “İleride üniversiteyi kazanamaz zaten mesleği olsun” diye oraya gönderdi. Ama benim resim yapmaya yeteneğim vardı, ortaokul hocam “Ailene söyle seni güzel sanatlara yollasınlar, çok yeteneklisin” demişti ama ailem pek sallamadı. Lise bitti, elektrik teknisyeni unvanını aldım. Sıra geldi üniversiteye. Herkes bir yerleri kazandı, ben kazanamadım. (Aslında elektrik hiç sevmediğim bir meslekti, yani yapmak istemiyordum. Zar zor mezun oldum zaten.) Ek kontenjan başvurularından iki yıllık elektrik teknikerliği bölümü kazandım ve sırf üniversite okumuş olmak için gitmek istedim. Çünkü tüm arkadaşlarım bir yerlerde okuyorlardı ben öyle boynu bükük kalmıştım. Neyse, zar zor yüksekokulu da bitirdim ve elektrik teknikeri unvanını aldım. Bu unvanlarla ilgili hiç bir işte çalışmadım. Okul hayatı bitti, askere gittik, geldik ve hayatla yüzleşme zamanı. İş bulmam lazım çünkü evleneceğim. Ama nerede çalışacağım? Diplomalarım var ama uzmanlığım yok (isteğim de yok). Bir kaç iş denemesi yaptım; danışma, ön muhasebe, web tasarım vs olmadı olmadı. Bir işte en fazla bir yıl çalıştım. Sadece web tasarım işinde üç yıl çalıştım o da kendi işim diye ama daha önemlisi çok seviyorum diye. Tasarım işleriyle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Zaman bana yetmiyordu. Bazı zamanlar uyumadan ertesi güne devam ediyordum ama bu beni hiç yormuyordu. Sonra çürük tasarımcıı olduğumu; insanlara kaliteli, profesyonel hizmet veremeyeceğimi anlayınca o işleri de bıraktım. Tabii bu işlerin merkezine uzak bir yerde yapmaya çalışıyordum çalışmalarımı; ne yardım alabileceğim birileri, kendimi geliştirebileceğim ortamlar yoktu, sadece internet. Ama bahane üretmeye gerek yok!

Sonra direksiyon usta öğreticisi sertifikası aldım. Ve yeni unvanım direksiyon hocası oldu. En çok bu işi yaptım ve en çok bu işte tecrübelendim. Daha sonra AÖF’de sosyoloji bölümü açıldığını öğrendim ve başvurdum. Sosyoloji okudum ve yeni unvanım sosyolog oldu. Açıktan olduğu kadar işte… Daha sonra formasyon alabildiğimizi öğrendim ve pedagojik formasyon aldım. Artık yeni unvanım öğretmen olmuştu. İnsan bir hayalinin ucunu yakalayınca bırakmak istemiyor. Yani hayat bana daha önce sırtını döndüğü bir konuda şimdi kucak açmıştı ama bu kez de kpss sınavına girip yüksek puan almak lazımdı ama çok yüksek. Felsefe öğretmeni hem alım olarak az hem de sınava grenler çok yüksek puanlar alıyorlar. E şimdi sabah işte çalışıp, akşam çocukların derslerine yardım edip, çocukları uyutup, saat 22:00’den sonra ders çalışmak ve bu şekilde sınavı kazanmak çok zor. Zaten saat 22:00’den sonra uyku basıyor, günün yorgunluğu, kafanın doluluğu… Yine bahane bulmayayım çünkü nice insan bu sınava çok zor şartlarda giriyor, kadınlar var çocuk bakıyor, yemek yapıyor, çamaşır, bulaşık, bir sürü iş güç. Ama bana zor geliyor yani.

Velhasıl kelam, bir gün işsiz olarak ortada kalınca, uzmanlığın da yoksa, hele ki yaşın otuz sekiz olmuşsa ne yapacağını şaşırıyorsun. İşsiz insan ne yapar? Her gün iş ilanlarına bakar ama kendisine göre bir iş bulamaz. İnternetten para kazanma yolları arar, yapmak istediği işle ilgili sağa sola cv bırakır; belki birisi döner diye. Strese girer, uyur, sigara içer, internette zaman geçirir. Önce kitap mı yazsam der, sonra fotoğraf mı çekseme gelir, yok yok şiir kitabımı çıkarayım der. Yurtdışına çıkmanın yollarını arar, burada uzmanlığı yokken oralarda ne bok yiyeceğini düşünür. Bu kadar çok diploma ve sertifikası olmasına rağmen bir iş bulamadığı için kudurur, sonra diploma mı iş yapıyor der sakinleşir. Sabah programı izler, sıkılır, iş ilanlarına bakar, strese girer ve uyur. Kalkar şehri dolaşır ve kendine göre uygun bir iş arar, bulamaz. Olmadık hayallere kapılır, sihirli bir değneği olan peri gelecek sanır, piyango oyunlarından para çıkacak, böyle bir şeyler olacak hissediyordur ama bir bok olmaz. O beklediği an hep gelecekmiş gibi düşünür vs vs.

Ama sanırım işsiz ve çaresiz insan yaratıcı olur. Kendisini bu kuyudan çıkarmanın yollarını arar. Umarım…

Blog Post

Hiç kimse için boşluk

Posted by Onur ALMIŞLAR in düşündüğüm

Düşünsenize; sadece boşluk, ne yapardınız? Şu Yerçekimi (Gravity) isimli filmdeki gibi… Şimdi böyle sorunca insanın aklına hemen uzay geliyor (e filmi gösterdin başka ne gelecekti), yani yerküre dışında bir yer ama kastettiğim tamamen mecazi anlamda. Bu boşluk da gerçekten boşluk ama  gerçek boşluk nedir belki de bilmiyoruz. Olaylara hep insani ve teknolojinin en sonundaki(doğal olarak ama doğal mı, bilemem) bilgimizle batığımız için tanımlamamız böyle. Ayrıca biz bu tanımlamaları internetten, berber ve kahve sosyolojisinden öğrendik. Yani aslında belki de bizim bildiğimiz bilgi bile gerçek diyemeyeceğimiz boşluk gibi boştur. Konuya dönersek, insan sürekli bir boşluk içinde aslında. Beyninin içinde tek başınasın, ne sesini duyan var, ne o boşluğa daha önce girmiş birisi. Belki bir psikiyatri hekimi aralanan perdeden içerisinin karanlığını görmüştür, o kadar.

Galiba vücudumuz beynimizi dolaştırmaya yarayan bir eleman sadece. Sir Robinson şu konuşmasında profesörler için şöyle söylemişti “...Öyle ki, “beden” onlara tek bir şey ifade eder o da kafalarını taşımak için yegane araç olmasıdır. Kafalarını toplantılara bu şekilde götürürler…” belki espri yaptı, belki de ciddiydi ama sadece insanlar güldü diye o da güldü. Tekrar düşünelim istiyorum, sabah kalktığınızda, yorulduğunuzda, uykunuz geldiğinde, tuvalete gittiğinizde, çoğalmaya çalıştığınızda kimin isteklerini, ihtiyaçlarını gerçekleştiriyorsunuz? Beyninizin mi? Yoksa vücudunuzun mu? Açlık da onun, susuzlukta onun ihtiyacı. Beynin böyle bir ihtiyacı yok ama garibim ne yapsın, bütün gün ve gece bu bedenin ihtiyaçlarını gidermek için uğraşıyor. Vücudun kalabalıklar içinde bütün gün (bazı zamanlar hariç) ama ya beynin, beyninin içindeki sen? Hep bir boşluktasınız, ikiniz.

Aslında kimiz ya da neyiz biz? Bu kadar boşluk ancak hiç kimse için olabilir!