Press ESC to close

Onur ALMIŞLAROnur ALMIŞLAR Bir faninin dünya günlükleri

Gerçek arkadaşlık paylaşmak mı?

Bu yazı 7 Eylül 2026 tarihli YouTube videomun metne dökülmüş ve metne göre düzenlenmiş halidir.

Merhaba değerli dostlar. Konumuz ne? Konumuz yok vallahi. Uzun zaman oldu. Ben de açıkçası biraz bıktım, bilmiyorum. Bıkma değil de insanın zamanı olmuyor ya da yazmak isteği gelmiyor. Çünkü yazdığım yazıları çok az kişi okuduğu için… Bu bir bahane değil elbette, “Yazma o zaman,” diyebilirsiniz ama ben de böyle dertleşme fırsatı buluyorum. O yüzden bunları yayınlıyorum değerli dostlar.

Zamanla insanların arkadaşları değişiyor. Mesela birebir, yüz yüze görüştüğünüz kanlı canlı arkadaşlarınız zamanla… Herhâlde bunda büyük ihtimalle üniversite etken oluyor; üniversite başladığında ayrılmaya başlıyorlar. Çünkü insanın üniversite arkadaşları, üniversite ortamı, işte eşin veya sevgilin —artık neyse— seni biraz daha şekillendiriyor ve geride bıraktığın o arkadaşlarınla artık eskisi gibi görüşemiyorsun. Bu durum tabii ki kendini mental olarak değiştirdiğin anlamına gelmiyor; sadece paylaştığın şeyler azalmaya başlıyor. Her ne kadar eski dostun olsa da —hani eski dost düşman olmaz, gerçekten olmaz— paylaştıkların azaldığı için araya biraz mesafe giriyor belki de, bilmiyorum.

Çünkü aynı yerde olmayınca şöyle bir sıkıntı oluyor: Arkadaşlarının, ailenin, yeğenlerinin veya kardeşinin iyi zamanında da kötü zamanında da yoksun. Onların o iyi veya kötü zamanlarında yanında olamadığın için paylaşmanın o derin anlamı yavaş yavaş kayboluyor. Daha çok internette tanıdığımız, aslında hiç yüz yüze görüşmediğimiz ama ortak şeyler paylaştığımız, beraber zaman geçirdiğimiz sanal arkadaşlarımız oluyor. Belki bir oyun oynayarak, belki bir video izleyip yorum yaparak, karşılıklı Instagram mesajlarıyla falan bir dostluk oluşuyor. Demek ki burada önemli olan paylaşım mı acaba? Onu fark ediyorum.

Mesela size üç kişi söyleyeyim. Bir tanesi şu an Amerika’da olan Can Çolpan; “Ver Elini Amerika” kanalının sahibi. Kendisiyle yorumlar aracılığıyla bir ilişkimiz oldu. Bir kere bir videosunda “Şapkan çok güzel,” demiştim; o da sağ olsun Amerika’dan bana şapka göndermişti. Sürekli onu takip ediyoruz, yaptığı videolara bakıyoruz. Sanki bizden biriymiş gibi onunla zaman geçiriyoruz. Çünkü benim kendi arkadaşlarım… Ben 47 yaşındayım, artık yaşlandık. Benim arkadaşlarımın çoğu böyle şeylerle uğraşmıyor. Çoğu iş insanı oldu, çalışıyor ya da emekli oldu; ne bileyim, artık dede oldu. Ya akşam evden yorgun gelip camide veya televizyon karşısında haber, tartışma programı ya da spor programı izliyorlar. Çoğunun sosyal medyayla işi bile yok yani.

İkincisi Almanya’dan Kemal var, Kemal Esensoy. Onunla da yorumlarda tanıştık, çok iyi bir insan. O da orada bir şeyler başardı. Ben zaten özellikle Türkiye dışında mücadele edip bir şeyler yapmaya çalışan başarılı insanları seviyorum; bu insanlar değer verilecek kişiler. Yani illa yurt dışında olmasına gerek yok; mücadele eden insan değerli insandır mücadelesi çerçevesinde… Can da öyle Amerika’da; buradaki hayatlarını bırakıp gidiyorlar. Ne bileyim, Kemal de öyle… Kemal de yakın zamanda babasını kaybetti, Allah rahmet eylesin. Bahsettiğim bu üç arkadaşın da ortak yanı, herhâlde hepimizin babalarıyla ilgili durumlar. Ben de yaklaşık üç yıl önce babamı kaybettim.

Bu yazıyı yazmama sebep olan kişi ise Ahmet Coka. Onu da mesela blog yazılarından ve YouTube’dan tanıyoruz. Yüz yüze görüşmüşlüğümüz yok ama bir iletişimimiz var. Ahmet’in hayatını az çok takip ediyoruz. İşte yeni bir eve geçiyorlar, o evi yaptırmaya çalışıyorlar. Artık bisikleti eskisi gibi süremediği için yeni bisiklet aldı falan… Kemal yeni bir eve taşındı, Can emlakçılık işine başladı… Bunları nereden biliyorum? Tabii ki YouTube’dan paylaştıkları için. Ben de paylaşırsam onlar benimkini biliyorlar.

Ahmet Coka da en son kanalında, yani video blogunda bir şey paylaştı. YouTube’da dedi ki: “Yazın veya misafir geldiğinde —biliyorsunuz misafir ağırlamak zordur. Yani çok sevdiğin bir arkadaşınla belki bu durum esneyebilir ama genellikle zordur. Çünkü insan ağırlıyorsun; kendinize ait bir düzeniniz var ve o düzen bozulacak. ‘İşte ona nasıl bir kahvaltı hazırlayacağım, yemeği beğenir mi?’ diye düşünüyorsun. Kendin de onu iyi ağırlamak için biraz çekiniyorsun; evimiz kötü, yeri güzel değil, yerimiz yok, nerede yatıracağız falan diye… Çoğu kişi bunları takmıyor. Yani siz gittiğinizde takmıyorsunuz, gelenin de takmayacağını düşünemiyorsunuz ama ev sahibi olduğunuzda iş değişiyor.”

Ahmet Coka da bir şey paylaşmış, daha doğrusu itiraf etmiş. Onu tebrik ediyorum; böyle bir itiraf zordur, herkes yapamaz. Çünkü artık açık vermiş oluyorsun, sihirli şey bozuluyor. Mesela diyor ki: “Şimdi bize eve misafir gelmek isteyen olursa yalanlar söylüyoruz.” Ne diyoruz mesela? Onlar tabii Muğla’da olduğu için karşıya, Yunan adalarından Kos’a gidiyorlarmış. Birisi geleceği zaman diyorlarmış ki: “Ya biz o tarihte Kos’ta olacağız,” ya da “Benim İstanbul’da çekimim var/işim var,” diye birkaç yalan söyledi. “COVID olduk,” falan dediler.

“Sizin yalanınız ne?” diye sormuştu. Benim de aklıma tek yapabildiğim yalan olarak şu geldi: “Yayınım var.” Ben de gece toplantısı olsun, apartman toplantısı olsun ya da gitmek istemediğim herhangi bir yer olursa —gerçek olsa da yalan olarak kullanabiliyorum— “Aaa, benim bu akşam yayınım var,” diyorum ve o işi ertelemiş oluyorum. Ama misafir geldiğinde ne diyoruz? Misafire hiçbir şey diyemiyoruz. O yalan hiç aklıma gelmedi. Burada misafir için “Bir yere gideceğiz,” diyemem. Nereye gideceğiz ki? Buradayız yani.

Hayat Nasıl Gidiyor?

Evet, yalanlar olayı böyle. Hayata bakarsak vallahi 47 yaşına geldik. Yaşlılık insana ister istemez… Tabii çevrenden veya aileden birileri de gidince insan garip hissediyor. Yaşlandığını hissediyorsun, “Ulan ne oluyor?” falan diyorsun. Halbuki aynısın ama yıllar geçiyor tabii. Aklına hep ölüm geliyor. Ölüm önemli değil ama artık böyle yaşlılık falan zor; ilaç kullanma, bazı şeyleri yapamama, kendini zorlayamama… Geçen bir barfiks çekeyim dedim, boynum tutuldu; 3 gün gezemedim 🙂

21 yıldır Rize’deyim. Biz 21 yıldır Ardeşen’de neredeyse güneşi görmüyoruz. Yani bu yaz ağustosta sadece 4 gün güneşli geçti, başka da olmadı; düşün yani. Temmuz da öyleydi. İnsanın içi kararıyor. İngiltere gibi sırf iç karartan, insanın moralini bozan bir hava var. Üstelik İngiltere de değil; tam moral bozukluğu 🙂 Tam şiir yazmalık, kitap yazmalık…

Ne Okudum?

Onun dışında başka ne yaptım? Kitap okuma işini pek yapamadım. En son üç gün önce Şermin Yaşar’ın Altı Harfli Bir Tatlı kitabını bitirdim. Okumanızı öneririm. Kitap özellikle şunu anlatıyor… Önce şunu söyleyeyim: Kendi hayatımdan da bir parça taşıdığı için beni böyle etkiledi, o yüzden kitabı çok sevdim.

Mesela benim babam üç sene önce vefat etti, Allah rahmet eylesin. Vefat eden tüm herkesin ölmüşlerine Allah rahmet eylesin, hayattaki yakınlarının başı sağ olsun. Zor bir süreç yani, insan buna kolay adapte olamıyor. Önceden hep başkası ölüyor; sen “Aaa, öldü,” falan diyorsun, öyle bakıyorsun, sıkıntı yok, hayatına devam ediyorsun. Ama ailenden, kendinden biri vefat edince insan kendisini çok garipsiyor. Ben de psikolojik olarak hâlâ toparlanamadım. Bir de bende şöyle bir şey oldu: Önce dayım vefat etti, 1 ay sonra babam vefat etti, 1 ay sonra da hayatta en sevdiğim insanlardan biri olan amcam vefat etti. Toparlanamadım yani, psikolojim bozuldu. Yaşlılık da geliyor tabii.

Neyse, konuyu değiştirmeyelim. Annem babamdan sonra biraz değişti. Tabii ki biz evlat olarak bunu hemen algılayamıyoruz. Beraber yaşadığın, her şeyini beraber yaptığın, paylaştığın birisi hayattan çıkıyor. Evlatların gerçekten eşin gibi olamıyor. Yani evlatların seni her zaman korur ve sever ama senin onlarla geçirdiğin zaman eşinle geçirdiğin zaman gibi olmadığı için bu durum çok farklı hissettiriyor. Biz de annemi tabii anlayamıyoruz. Şimdi eşini kaybetmiş bir insan, bir erkek veya kadın… Babam yaşasaydı belki aynısı olacaktı. Annem önce vefat etseydi babam belki o kadar uzun süre yaşayamazdı, dayanamazdı diye düşünüyorum.

Annem sürekli telefonla oynuyor, garip bir şeyler yapıyor, “Uyuyamıyorum,” falan diyordu. Biz de “Bırak telefonu,” falan diyoruz ama iş öyle olmuyor. Şermin Yaşar’ın kitabını okuyunca bunu daha iyi anladım. Eşini kaybeden kişilerin en yakın, en iyi arkadaşı eşleri oluyor tabii ki. Gerçekten hayata bir garip bakıyorlar artık; hayat onlar için eskisi gibi olmuyor. Bu çok büyük bir değişim ve bence bunu evlatlar anlayamaz, biz anlayamayacağız. Bizim çocuklarımız da anlamayacaklar. Kalan kişi için gerçekten çok zor bir süreç. Vallahi tavsiye ederim, güzel kitaptı. Meltem ana karakterlerden biri. Onun yalnızlığıyla Selime Teyze’nin yalnızlığı buluşuyor ve oradan bize de bir şeyler aktarıyorlar. Güzel kitap.

Ne İzliyoruz?

Peki, izleme konusunda ne izliyoruz? Vallahi bu sene en çok beklediğim film İfşa Günüydü ama hayal kırıklığına uğradım. Fragmanlarda anlatıldığı gibi çıkmadı, tırt oldu yani; boşlukta kaldım. Aynı hayal kırıklığını True Detective 4. Sezon Night Country dizisinde —Jodie Foster’ın oynadığı sezonda— da yaşadım. Diziyi orada öyle bir anlattılar ki “Ulan ne oluyor?” falan derken…

Yani sanki gizem varmış gibi gösterip dünyaüstü bir şey varmış izlenimi vermeleri bana çok ayıp geliyor. Halbuki hiç alakası yok. Sonunda tırt bir şey çıkması çok üzücü. True Detective bu değil, böyle olmamalı. 1. sezon hariç diğerleri o kadar güzel değil bence. Belki Mahershala Ali’nin başrol oynadığı 3. Sezon güzel olabilir; orada en azından biraz daha dramatik bir şey var ama sonuncusunu sevmedim.

Zaten platformlarda bir şey izleyesim yok. Sıkılırsam en fazla Cem Yılmaz’ı açıyorum gerçekten. Ya Eyvah Eyvah açıyorum ya Cem Yılmaz’ı açıyorum. Ata Demirer’in de eski tadı yok artık. Bence YouTube Premium dünyaya gelmiş en güzel şey; YouTube olmasa gerisi yalan. Zaten bir sürü platformu kapattım, boş boş duruyorlar. Disney zaten çok pahalı oldu; hiçbir yenilik gelmiyor, gelen de güzel gelmiyor. İşte Amazon’da Yüzüklerin Efendisi yapıyorlar ama tırt yani. Güzel bir hikaye varken onu karman çorman ediyorlar; patronun büyük oğlu kendi istediği şeyleri gerçekleştiriyor, film tırt oluyor gibi.

Oyun Dünyam

Oyun dünyasında devam ediyoruz. Rainbow Six oynamaya devam ediyoruz. Yeni oyunlar çıkıyor, onlara bakıyoruz. Fallout 76 ilk başta uzak durduğum bir oyundu ama şimdi benim için “Dünyanın en iyi oyunu,” diyorum.

Olaylar böyle dostlar. Çok da uzatmayayım, görüşürüz. Siz de Ahmet’in videosuna yazabilirsiniz: Sizin yalanlarınız ne? Biz de arkadaşlarımız varsa içinizi öğreniriz; bize ne yalan söylüyorsunuz diye… Görüşürüz.

Onur ALMIŞLAR

Merhaba ben Onur, Amatör etiketiyle tanıtabileceğim, iki çocuk babası sıradan bir vatandaşım. Günlük hayatımda karşılaştığım ve yaşadığım durumları paylaşmak için buradayım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sevgiler...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir