[Videodaki konuşmanın metne dökülmüş halidir]
Merhaba değerli dostlar, hepiniz hoş geldiniz. Bugün dışarıda değiliz, bugün evdeyiz. Odamdan, yatak odasından… Aslında şuan yatak odasındayız ama şu çerçevenin içinden siz çalışma odası gibi görebilirsiniz. Ona göre ışıklandırma ve görüntü yaptım. Hayatımızda da böyle bir çerçeveden bakıyoruz. Bazen nereye baktığımız değil, nereden baktığımız da önemli. Bunun şu an konumuzla hiç alakası yok, konumuza geçelim.
Değerli dostlar, bugün aslında size patatesi anlatmak istiyorum. Patates… Patates, domates, biber; bunlar çok sıradan gözüken ama hayatımızda her an var olan ve gerçekten insanoğlunun hayatını bir yerden bir yere almış götürmüş ürünler.
Bugün patatesin sosyolojisinden bahsedeceğiz ve daha önce belki anlattım mı bilmiyorum ama patatesle ilgili başıma gelen bir olayı da anlatmaya çalışacağım sizlere. Tabii konular içinde bu hafta okuduğum bazı güzel şeyler, bazı reklam filmleri, izlediğim ve okuduğum kitaplar var. Ama şu an bir kitap üstünde çalışıyorum, okumaya çalışıyorum. Henüz bitiremedim, yarısını bitirdim. Biraz teknik kitap gibi, algılayamadığım için tam anlayamadım, belki bir daha baştan okurum. Onun dışında hayat günlük olarak devam ediyor.
Patatesin sosyolojisi
Patatesin sosyolojisi… Şimdi bu nereden geldi aklıma? Aslında patates insan hayatında ne kadar önemliydi, şu an ne kadar önemsiz bir hale geldi gibi duruyor. Hayatımızdaki birçok şey böyle. Mesela patates ilk defa, yani ilk zamanlar Ant Dağları’nda yetişiyormuş. Ama o zamanlar biraz daha böyle yabani bir sebze, zehirli, insanlar onu yiyemiyorlar falan. Fakat zamanla işte suda onları temizleyip, yıkayıp, buzda bırakarak falan bunu yenebilir hale getirmişler. Isıtınca da pişirince de yenildiğini görmüşler.
Ondan sonra Avrupa’ya gelmiş. Avrupa’ya gelmesinde çok ilginç bir şey var. Avrupa’ya ilk geldiğinde insanlar onu yamuk yumuk şeklinden dolayı cüzzam hastalığını yayıyor diye düşünmüşler. O kadar enteresanmış yani. Avrupa, o zamanlar daha doğrusu, insanların bazı sebzelerin ve meyvelerin şekillerinden dolayı verdikleri etki de onunla ilgili diye düşünüyorlarmış. Mesela ceviz şekli beyne benzediği için cevizin beyne yararlı olduğunu düşünüyorlarmış. Patatesin de şekli yamuk yumuk olduğu için, böyle değişik garip garip şekli olduğundan dolayı bunu cüzzam hastalığına benzetmişler ve cüzzam hastalığını yaydığını düşünmüşler. Çok enteresan patates gerçekten.
Ve o zamanlar, savaş zamanlarını düşünün, Orta Çağ’da buğday önemli mesela. Her zaman önemli, şimdi de önemli. Buğdaya hükmeden dünyaya hükmeder, çünkü insanların karnını doyurmanız lazım. Yani şu an ne kadar yapay zeka, teknolojiyle gelişsek de her yanımız elektrikli araçlar, yapay zeka, telefonlar, şunlar bunlar var olsa da iş geliyor yine ilkelliğe kalıyor. Çünkü hiçbirimiz elektronik bir cihaz olmadığımız için ihtiyaç duyduğumuz şeyler de organik ve ilkel oluyor. Yani teknoloji hayatında yaşıyoruz ama teknolojinin içinde bir ilkel varlık olarak yaşıyoruz.
Patates o zamanlar insanların hayatını kurtarmış. Çünkü savaş zamanlarında buğday tarlaları çok kolay yakılıyormuş. Düşmanı aç bırakmak istiyorsan ne yaparsın? Buğday tarlasını yakarsın. Ve buğday her yerde yetişmiyor ama patates öyle değil, patates her yerde yetişiyor. Kızartıyorsun yeniyor, haşlıyorsun yeniyor, közlüyorsun yeniyor. Ve çok fazla besin değeri var hayatta kalmak için. Bu yüzden çok önemliymiş.

Hatta İrlanda’nın patatesle bir hikayesi var, çok üzücü. İrlanda’da patates yetiştiriyor insanlar ve sanırım patates tarlalarında bir hastalık oluşuyor ve 2 milyona yakın insan( 1 milyon insan ölmüş 1 milyona yakını göç etmek zorunda kalmış) ölmüş yani kıtlıktan dolayı. İrlanda Kıtlığı diye geçiyor.
Patates aynı zamanda Sanayi Devriminin gelişmesinde de etkili. Çünkü o kadar çok insanı nasıl doyuracaksın, değil mi? Ve patates bu konuda çok önemliymiş. Hatta çok önceden Avrupa’daki bazı krallar, şimdi hatırlamıyorum ismini, okudum ama unuttum, patatesi yaygınlaştırmış ve kral ürünü olarak düşünülüyormuş ve herkes yetiştirmeye başlamış.
Sonra günümüze geliyor tabii. Teknoloji ve modern çağda, 2000’lerden sonra, daha önceden belki de patates kızartması özellikle fast food ürünlerinde vazgeçilmezi oluyor. Günümüzde ise, ve beni bu konuya iten, bunu anlatmak istediğim konuya iten şey ise… Anlatmak istediğim konuya iten değil de bu konuya ittiği için anlatmak istediğim ya da böyle itti beni ben de anlatayım dedim. Olay ise tabii ki patatesin artık çoğu restoranda, Anadolu’da özellikle, bir garnitür olarak kalması. Yani mesela köfte istiyorsunuz. Köfte normalde köfte, domates, söğüş ve biberle gelir ama çoğu Anadolu’daki restoranlarda, mesela bizim burada Ardeşen’de, köfte, yanında pilav, turşu, turşuluk biber, her şey var. Patates de koyuyorlar biraz kızartma, tabak dolu gözüksün diye. Halbuki köfte, domates, söğüş ve biberle olması daha güzel tabii.
Onu görünce dedim ki ‘Ya patates bu kadar önemsiz mi ya?’ Çünkü ben çocukken, patates kızartmasıyla ilk tanışmam çok, benim için çok etkileyiciydi yani. Çünkü gerçekten bu 90’lı, 80’li yılların çocukları hani bir şeylere yeni tanışan çocuklar ilk tanıştığımız için çok kıymetli geliyor. Şu an kimse için değerli değil. Çocuklar hala seviyorlar patates kızartması yemesini fakat değeri aynı mı bilmiyorum.

Yani bizim zamanımızda ben çocukken, benim yaşıtlarım da bilirler, o parmak patatesle ilk tanıştık. Çünkü daha önceden evde böyle ya elma dilimi patates yaparlardı anneler ya da böyle tabak gibi keserlerdi ince cips gibi ama kalın, öyle yenirdi, haşlanırdı yani. Patates kızartması… Böyle patates kızartmasını yemeyen yoktur diye düşünüyorum ben. Köftenin yanında patates kızartması yapılırdı ama öyle parmak gibi miydi hatırlamıyorum. Ya da sos yapardı annelerimiz, böyle bir şey yoktu. Fakat sonra pommes, yani patates kızartması çıktı, parmak patates ve ketçap. Ketçap dediğin domates salçası yani aslında ama çok enteresandı. Evde yemediğin patatesi alıp böyle bir de ufak küçük çatalları olurdu onların plastikten, onunla yerdik.
Hatta bir keresinde Turgutlu’da, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, ben orada doğup büyüdüm, 7 Eylül şenlikleri olurdu, ayın 1 inden, 1 Eylül’den 7 Eylül’e kadar. Orta Park denilen, Atatürk Bulvarı’nın hemen yanındaki Orta Park kapatılır, orada çeşitli esnaflar yer kiralarlar, panayır gibi olurdu böyle. O zamanlarda bir arkadaşımız ilk defa akıl etmişti ve patates kızartması satmıştı o sene, o 7 günlük şenlikte. Ve dedikodudur tabii bilmiyorum ama çok para kazanmıştı, bu doğru. Araba aldı demişlerdi, o zaman Doğan SLX almıştı dediler. Onu nereden anlıyoruz çok para kazandığını bir de? Bir sonraki sene bir bakıyoruz o panayıra, orada tişört satan esnaf da, tekstil ürünü satan esnaf da küçük bir fritöz koymuş, patates kızartması satıyor. Orada bir kasap da patates kızartması, herkes patates kızartması satıyor. Hatta biz de arkadaşlarla patates alıp patates kızartması satmıştık ama aldığımız patatesin parasını zor çıkardık. Böyle bir serüven yaşadık.
Yani demek istediğim o ki, aslında bir şey demek istemiyorum ama öyle sohbet ediyoruz, ismi ‘Biraz Sohbet’ zaten, hayatımızdaki bazı şeyler çok önemsizmiş gibi gözükse de hayatımızı alıp bir yerden getiriyor ve bunu hiç farkında değiliz. İnsan gerçekten etrafındaki küçük, böyle ufak tefek şeylerle faydalanmıyor, onlarla faydalanmıyor, onların değerini bilmiyor ve uzaktaki hiç ulaşılamayacak şeylere ulaşacağım diye çabalayıp duruyor ve ömrünü orada tüketiyor. Enteresan.
Kaynaklar
Şimdi ben tabii ki kendim bir şeyler anlatıyorum ve bazı insanları takip ediyorum. Bir tanesi mesela M. Serdar Kuzuloğlu. İsmi de ilginçtir, ‘İnternet Ekipler Amiri’ deriz. Yani internetle ilk tanıştığım yıllardan beri kendisini takip ediyorum yani. Çoğu zaman gıcık olmuşumdur, çoğu zaman çok sevmişimdir ama genellikle çok seviyoruz tabii. Gıcık olduğumuz, kıskandığımız için yani; ‘Biz niye başarılı değiliz?’ gibisinden. Çünkü başarılı insanları kıskanıyoruz.
Serdar Kuzuloğlu bir sürü iş yaptı. Bunlardan bir tanesi de ‘Dünya Halleri‘. Dünya Halleri böyle her hafta çok güzel bir şey. Yani bunları insanlara ücretsiz ulaştırması müthiş bir şey. Yani bizim için çok değerli, ben öyle düşünüyorum. Çünkü bu görüşleri toplayıp bunları kendi zihin süzgecinden süzüp size sunması, linklerini paylaşması, görüntülerini vermesi çok önemli. Yani bunu normalde sen tarayıp tarayıp bulamazsın. Bir kişi bunlar için uğraşıyor, kendisinin keyfi olduğu için, zevkli olduğu için onları tarıyor ve bunları bizimle paylaşıyor, müthiş.
Burada bu hafta tabii her konuda bir sürü güzel şey var. Bunlardan en çok dikkatimi çeken bu hafta, bu ‘Dünyayı Saran Ağ’ bölümünde yapay zeka ile ilgili olan bölüm oldu. Çünkü günümüzde şöyle bir şey var. Ben daha önce FinansTime isminde Gaziantep menşeli bir dergi vardı, benden; blog yazıları çok yazdığım dönem vardı, böyle blog yazarlarının çok tutulduğu bir dönem… Ben hala yazıyorum tabii ama o zaman daha çok meşhurdu, daha çok okuyordu insanlar. Ne zaman bu TikTok, kaydırma işleri, YouTube falan çıkınca biraz azaldı okuma işleri. O zamanlar bir yazı yazmıştım, ‘İlkelliğe de Yatırım Yapmalı‘ diye.
Günümüzde savaşlar artık teknolojik savaşlara geldi. Yani herkes birbirinin internet sitesini hacklemeye, güvenliğine sızmaya çalışıyor. Bunlardan bir tanesi şu. Şimdi diyor ki Serdar Kuzuloğlu yazısında: ‘Dünya Siber Güvenlik Haftası’na yaklaşırken bu kategorinin sınırları ile kesişen bir dizi gelişmeye yer vermek istedim. İlk vaka ABD’den. Malum yaptırımlar kapsamında Kuzey Koreli kişi ve şirketlerin ABD ile çalışması yasak. Ancak ABD Adalet Bakanlığı’nın yerel emniyet teşkilatı, FBI ve siber güvenlik şirketi CrowdStrike ile yürüttüğü çalışma, Kuzey Koreli casusların sahte kimlik kullanarak 70 Amerikan şirketinden uzaktan çalışma yöntemiyle işe girdiğini ve sistemlere sızdığını ortaya çıkardı.‘

Yani işe şimdi küresel dünya öyle oldu ki kendi yerinde insan çalıştırmıyorsun. İşte mesela Karadeniz’de çayı kim topluyor? Afganlar topluyor mesela. Ne ilginç değil mi? Ya da Amerika’da telefonların servis telefonlarına, yani arıyorsun ya işte bir iletişim, “Telefonumda arıza var, işte şu nasıl yapabilirim?’ veya mobil telefonların müşteri hizmetlerine Hindistanlılar mesela ilgileniyor gibi. Bu da öyle. Korelileri çalıştırıyorlar. Aslında çalıştırmaları yasak çünkü casusluk yaparlar diye ama 70 kişi sızmış ve oradan bilgi almışlar.
Ondan daha ilginci şu: ‘Siber güvenlik tarihine geçecek bir başka gelişme Fransa’da yaşandı. 700 marketin soğutma sistemine sızan hackerlar, ısıyı 50 dereceye kadar yükselterek milyonlarca euro tutarında ve tonlarca gıdanın bozulmasına sebep oldu‘ diyor. Bu da müthiş. Çünkü elektronik ve teknoloji o kadar iyi bir şey mi? Artık insanlar sorguluyor, bu da onlar da bir tanesi.
Mesela şimdi bir mağazaya gidiyorsunuz, bir çamaşır makinesi alacağım diyorsunuz, diyorlar ki ‘İnternete bağlanma özelliği var, siz evde değilken de kendi işte basıyorsun oradan çalışıyor’ falan. Bunlar çok güzel fayda sağlayan şeyler gibi gözükse de çoğu bizi tembelleştiren ve işlerimizi zorlaştıran, yani müdahale edildiğinde gördüğünüz gibi böyle sıkıntılara yol açan şeylerden bir tanesi.
Bu konuyla ilgili bir tane reklam var. Ben daha önceden reklam eleştirileri de yazıyordum, yaklaşık 1 yıl kadar medyaloji.net’te yazmıştım reklam eleştirileri. Yani reklamları izleyip değerlendirmek benim için bir hobiydi o zaman da. Şimdi Yemeksepeti’nin tatil dönüşü isimli bir reklamı var. Reklamı burada yayınlamak istemiyorum yani reklam olmasın diye, değilse sonra telif melif olur. Reklamda şöyle diyor mesela: Anne çıkıyor sahneye, diyor ki ‘Tatil dönüşü ve bir sürü evin ihtiyaçları var. Şimdi…’ Herkese bir yeri yönlendirecek. Eşine diyor ki ‘Sen…’ Şimdi markete gidiyorsun demiyor, gitmiyorsun. Oğlanı markete göndermiyor, eşini bakkala göndermiyor, kızını çarşıya göndermiyor falan. Kimse bir yere gitmesin ve Yemeksepeti getirsin diyor. Yani artık insanların en doğal o hareket kabiliyetlerini mecbur olarak… Yani yürüyüşe gitmiyoruz ama en azından alışverişe gitmek mecburiyetindeyiz ya, onu da elinden alıyor insanların.
İnsanlar aynı, buradan da konuyu Orhan Şener Deliormanlı’nın videosuna bağlayacağım. İnsanlar giderek böyle koltuklarına yapışan ve hiçbir şey yapmadan oturduğu yerde kanal değiştiren, telefonda bir şeyler kaydıran, arayıp siparişlerini getirten bir böyle çok sevilen, çok değerliymiş gibi gözüken ama halbuki insanlığından tamamen uzaklaşmış bir yaratığa dönüşmeye başladı. Hiç işini kendisi yapmıyor. Çamaşırı bile, tamam onlar bir dereceydi yani. Çamaşırı çamaşır makinesi yıkıyor, bulaşığı bulaşık makinesi yıkıyor, televizyonu uzaktan kumandayla değiştiriyoruz; bunlar bir yere kadardı. Şimdi işler daha da kötü oldu. Yani insanların evrimsel süreçteki o hareket, yürüyüş, iki ayak üstüne çıkması, kalkması ve yani evrimleşmesi yavaş yavaş kamburlaşmaya ve oturduğu vaziyette yaşamaya elverişli hale gelecek bunlarla birlikte.
Orhan Şener Deliormanlı, o da sevdiğimiz bir hocamız. Yalnız kendisi biraz pahalıdır, izlemek yani bence izlememelisiniz. Diyeceksiniz ki ‘Neden?’ Çünkü şöyle bir sıkıntı var, çok kitap önerdiği için kitaplarından almak istiyor insan, alınca da tabii ki bir sıkıntı yaşanıyor. Bu haftaki Orhan Şener Deliormanlı, yani Orhan Hocamızın diyelim biz, konusu ‘Kuşaktan Kuşağa Ahmaklaşıyor muyuz?‘ isimli videosuydu. Nevşin Mengü’nün YouTube kanalında yapıyor, ‘Bunlar’ isimli bir serinin bu haftaki bölümü. Çok güzeldi.
Tabii ki bir klasik biliyorsunuz. İnsanlar yavaş yavaş nesil geçtikçe zeki gibi oluyormuş gibi gözükse de sanki ahmaklaşıyormuş gibi görünüyor. Onu incelemiş Orhan Hocamız. Çok da güzeldi, ben de beğenerek izledim. Çoğu şey tabii ortak düşünüyoruz, siz de düşünüyorsunuz. Mesela ben şurada bir şey söylüyorum, o sizin de aklınızda var, siz de biliyorsunuz. Ben bunu söyledim diye veya Orhan Hocam söyledi diye onun fikri değil tabii ki ama bir şey var, değişik. Orada 2-3 film öneriyor, o filmleri izlerseniz vallahi sizde de böyle bir zihin açıklığı olur, olabilir isterseniz tabii.
Dedim gibi, şimdi bu teknolojinin geldiği nokta ve Yemeksepeti reklamı, artı bu haftaki ‘Kuşaktan Kuşağa Ahmaklaşıyor muyuz?’ bir araya getirirsek insanlar kendi özünden yavaş yavaş uzaklaşıyor gerçekten. Artık böyle teknoloji ve şehirlerin içine sıkıştık. Hiç çıkmak istemiyoruz, oyun alanlarımız yok, zaten istemiyoruz, internet de bunu sağlıyor sanki. Çocuklara mesela oyun alanları yok. Şu an bir şehirde yürüsen ‘Para vermeden dur şurada 2 dakika oturayım’ diyebileceğin yer bir yerde var belki de. Diyelim şehrin A ucunda var, B ucuna sen yürüyerek gidiyorsun ve A ile B arasında ortada bir yerde zaman geçirebileceğin, oturacağın bir yer çoğu yerde yok belki de. Çocukların en büyük özelliği ise çocukların oynayabileceği yerler bitti. Yani çok fazla yer yok. Araç koyacak yer yok, şehir planlamaları o kadar kötü ki apartmanlar yan yana dikiliyor, dikiliyor, dikiliyor, dikiliyor ve bir sürü apartmanda da insan yaşıyor. Bu insanların arabaları var ve park sorunu var. Bu şekilde böyle gidiyor değerli dostlar.
Olay bu. Patatesin hikayesinden buraya kadar geldik. Videoların linklerini, yazılanların linklerini aşağıya koyacağım açıklama kısmına, oradan okursunuz. Videoyu da beğenirseniz sevinirim, görüşürüz.”

Bir yanıt yazın